Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet Dönemi Resim Ustalarımız (kronolojik sırayla)

Nazmi Ziya Güran (1881-1937)

Ünlü ressamımız Nazmi Ziya Güran’ın geçmişi tarihin derinliklerinden gelen bir kültür ailesine dayanmaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası “Molla Gürâni” Nazmi Ziya’nın soyağacının başlangıcını oluşturur. O dönemden itibaren İstanbul’un kalburüstü ailelerinden oluşan bu soydan gelenler, daha çok devlet hizmetinde görev aldılar. Nazmi Ziya’nın babası Ziya Bey ilk nüfus genel müdürlerindendi. Aile, dedelerinden gelen “Gürâni”yi “Güran” olarak soyadı aldı. Ressamımız 1881 yılında Aksaray’da doğdu. “Süleyman Nazmi” adı verildi. Vefa Lisesi’nden mezun oldu. Süleyman Nazmi, çocukluk döneminde beliren resme karşı eğilimi dolayısıyla, dönemin Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek istiyordu. Babası karşı çıktı. O günlerde resim sanatına fazla değer verilmiyor, tüm arzular, devlet dairelerine yönelmiş bulunuyordu. Süleyman Nazmi, babasının isteği üzerine -gönülsüz olarak- Mülkiye Mektebi’ne girdi. 1901 yılında mezun olarak Sadâret (Başbakanlık) kaleminde görev aldı. Ne var ki, Süleyman Nazmi’nin gözü ve gönlü güzel sanatlara yönelikti. Babası ölünce rûhundaki sanat alevi ile arzuladığı “Sanayi-i Nefise Mektebi”ne girdi. Nazmi Ziya’yı biri Türk, biri Fransız olan iki sanatkâr etkiledi. İlk hocası olan Ali Rıza Bey, ona, bu mesleğin soyluluğunu aşıladı. Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki hocalardan Warnia, Vallery gibi ünlü ressamların öğrencisi oldu. Nazmi Ziya, Sanayi-i Nefise Mektebi’ni -hocaları ile bir sürtüşme dolayısıyla- bir yıl geç bitirdi. Özellikle Vallery onun yaptığı resimlere “izlenimci” bir gölge düşürmesini istemiyordu. Bu yüzden bir yıl geç diploma aldı. Nazmi Ziya 1905 yılında İstanbul’a gelen Fransız ressamı Paul Signac’ın Haliç’teki çalışmalarını Sanayi-i Nefise talebeliği sırasında izleme fırsatı buldu. Batı resmindeki zenginliği bu sırada gördü. Signac’ın İstanbul’daki çalışmaları onu çok etkilemiş, dünyanın sanat merkezi olan Paris’e gitmeyi, iyice aklına koymuştur. Nitekim bu arzusu gerçekleşir. Nazmi Ziya, 1908 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduktan sonra Paris’e gitti. Özel kabiliyeti, Akademi’den aldığı sanat ışığının birleşimiyle oradaki değişik atölyelerde çalıştı. Bu arada Signac’la da buluştu. Viyana’ya ve Berlin’e kadar uzanarak resim sanatı alanındaki görgü ve bilgisini zenginleştirdi. İlk Türk empresyonisti olarak 1913’de yurda döndü. Nazmi Ziya, önceleri İzmir’de öğretmenliklerde bulundu. Mesleki çalışmalarını orada sürdürdü. Daha sonra İstanbul’da Maarif Nezareti’nin güzel sanatlarla ilgili bürolarında görev aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale’de yaratılan kahramanlık olaylarını tespit etmek üzere 1917 yılında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın seçtiği heyete Nazmi Ziya da alındı. Burada yaptığı dört tablo ile ressamımız, şöhret merdiveninin basamaklarında gözükmeye başladı. Ressamımız, yaratılışı açısından alçakgönüllülüğün temsilcisi gibidir. Ne var ki, bir keresinde Akademi Müdürlüğü’nden azledilerek açıkta bırakılması onu perişan etmiştir. Bu açıdan, kıymeti hakkıyla takdir edilememiş talihsizlerdendir. Zaman zaman toplumdan uzak, köşe bucak yaşamış, iç sıkıntısını tabiatla baş başa kalarak ve göz alıcı tablolar yaparak gidermiş, bu alanda fırçası, ona en yakın gönül arkadaşlığı yapmıştır. Nazmi Ziya, en çok tabiatı tuvale geçiren bir ressam olarak tanınır. Çok erken kalktığı, tabiatla baş başa kalarak güneşin doğuşunu beklediği bilinmektedir. Onun kadar yeşilliği, ağaçları ve güneşin bunları okşadığı anları tespit edebilen ressam pek azdır. Nazmi Ziya son yıllarını Süleymaniye’deki, planını kendi çizdiği, yapımında bir inşaat işçisi gibi çalıştığı konak yavrusunda geçirmiştir. Salkım salkım çiçekler bu konağın duvarından sokağa bakan bekçiler gibiydi. Kendinin hem komşusu, hem talebesi olan Arif Kaptan bir yazısında ona ait anıları çok güzel anlatır. Nazmi Ziya bu öğrencisine şunu söylemiştir: “Sanat hiçbir zaman fena yürekli insanların harcı değildir.” Celal Esad Arseven’in “Sanat ve Siyaset Hatıraları” kitabında hocaları arasında en çok Nazmi Ziya’ya yer verilmiş bulunuyor:
“Benim en çok ziyaret ettiğim atölye, Nazmi Ziya merhumun atölyesiydi. Orada onunla beraber, saatlerce resim yapardık. Empresyonist tarzda memleketin en ileri gelen ressamlarından olan Nazmi Ziya resimlerini en sevdiğim bir ressamdı. İlk dersi ressam Ali Rıza Bey’den almış ve Paris’te Corot’nun atölyesinde çalışarak resmin bütün inceliğini anlamış ve onun sonuna erişilmez bir deniz olduğunu idrak etmişti. O, artık tabiattaki eşyanın şekil ve renginden ziyade, güneş ve ışığın her an değişen cilvelerini kavrayabilmek ve onu tespit ederek ebedileştirmek istiyordu.”

İbrahim Çallı (1882-1960)

Rüştiyeyi doğum yeri olan Çal’da, Mülkî İdadi’sini ise İzmir’de bitirdikten sonra, ailesi tarafından askeri okula girmek üzere İstanbul’a gönderildi. Ancak; o, çocukluğunun tutkusu olan resim çalışmalarına yönelerek, o dönemde konaklamak için kaldığı handa konaklayan ve resim dersi alan Vefa İdadisi öğrencilerinin arasına katılarak resim dersleri almaya başladı. Parasını çaldırıp maddi sıkıntı içine girince arzuhalcilik ve daha sonra adliyede kâtiplik gibi farklı işlerde çalıştı. Ermeni asıllı bir ressamla tanıştı ve ondan resim kursu aldı. Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın oğlu İzzet Bey’le tanıştı. İzzet Bey’in arcılığı ile Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi. İkinci Meşrutiyet’in ilânıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan değişikliklerle birlikte, toplumun tüm kesimlerinde hemen hemen her alanda siyasal, sanatsal ve düşünsel yönden haklar verilince; Ressam Rûhi’nin önerisiyle çoğunluğu Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu Sami Yetik, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Agâh Bey, Mehmet Rûhi Arel, Ahmet Ziya Akbulut, Halil Paşa, Hüseyin Zekâi Paşa, Nazmi Ziya Güran, Hüseyin Avni Lifij, Feyhaman Duran, Mehmet Ali Laga ve Müfide Kadri gibi genç ressamlardan oluşan ve Türk ressamlarının ilk örgütü olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin üyesi oldu. 1910 yılında Maarif Vekâleti’nin açmış olduğu burs sınavını birinci olarak “Çıplak Adam ve Harekât Ordusunun Muhafız Alayı’ndan Maksut Çavuş” adlı çalışmalarıyla kazandı ve Fransa’ya gönderildi. 1910 ile 1914 yılları arası Paris’te Fernand Cormon’un atölyesinde öğrenimini sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda döndü. Vallaury’nin yardımcısı olarak Sanayi-i Nefise Mektebi’ne atanan sanatçı, müttefik ülkelere Türk toplumunun değişen yüzünü sanat yoluyla aktarmak amacıyla gerçekleştirilen “Şişli Atölyesi” etkinlikleri kapsamında ürettiği çalışmalarının Viyana ve İstanbul sergilerinin 1917 yılında altı eseriyle katıldığı İstanbul sergisinde “Sanayi-i Nefise Madalyası” kazandı. 1914 Kuşağı onun adıyla “Çallı Kuşağı” olarak anıldı. Çallı’nın, iyi sanatçı olmanın yanı sıra iyi bir öğretmen olduğunu da yetiştirdiği öğrencilerden anlamak olasıdır. Şeref Akdik, Refik Epikman, Saim Özeren, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi Eyüboğlu yetiştirdiği öğrenciler arasında gösterilebilir. 1947 yılında emekli olan ve 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu İstanbul’da yaşamını yitiren Çallı’yla “Son Buluşma”yı Hasan Âli Yücel, ölümünden sekiz gün sonra 30 Mayıs 1960’ta kaleme aldığı “Dostum Çallı” yazısında, şöyle anlatıyor: O’nu son defa Taksim civarında görmüştüm. O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık" şeklinde anlatmıştı.Sonuç olarak 1914 Kuşağı ressamları arasında bu gruba adını verecek kadar ön plana çıkan İbrahim Çallı, Türkiye Cumhuriyeti’nin resim alanında Batı anlayışına yönelik bir sürece girmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur. Çalışmalarının tümünde gözlemlenen izlenimci anlayış, Avrupa’nın resim uygulamalarında görülen izlenimcilik akımının kurallarını sıkı sıkıya uygulamaktan çok, kendine özgü bir karakter sergileşmiştir. Bu karakter Çallı’nın kompozisyonu oluşturan unsurların seçiminde ve resimsel dili oluşturmasındaki tavrı ile ortaya çıkmaktadır.

Hikmet Onat (1882-1977)

Bahriye Mektebi’ni bitirdikten (1903) sonra güverte mühendisliği görevinde bulunan Hik­met Onat, resim sanatına ilgisi nede­niyle bir yandan Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki dersleri izledi, bir yandan da Yar­bay Ali Bey’in yanında deniz fotoğraf­hanesinde çalıştı. 1905’te başladığı Akademi öğrenimini 1910’da bitirdi. Aynı yıl açılan Avrupa sınavını kaza­narak arkadaşlarıyla birlikte Paris’e gönderildi. Orada Devlet Güzel Sanat­lar Akademisi’nde Cormon’un atölye­sine dört yıl devam etti. Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Türkiye’ye dön­dü. Adı sonradan Güzel Sanatlar Bir­liği olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ne katıldı. Cemiyetin geleneksel Ga­latasaray sergilerine resim vermeye başladı. Kısa bir süre Galatasaray Lisesi’nde resim öğretmenliği yaptıktan sonra, o sırada Akademi’nin müdür­lüğünde bulunan Halil Edhem’in iste­ği üzerine, hazırlık sınıfı öğretmeni Varnia’nın yerine atandı. Aynı okul­da atölye şefliği görevinde bulundu. 1949’da bu görevinden emekliye ay­rıldı.
 Güzel Sanatlar Birliği’nin yıllık gele­neksel sergileri ile Devlet Resim ve Heykel Sergilerine düzenli olarak ka­tılmış olan Hikmet Onat, 1973’teki 34. sergide “Yenimahalle Sırtlarından” adlı tablosuyla, bir yıl sonraki sergideyse “Sarıyer’de Ahşap Ev” adlı tablosuyla iki kez başarı ödülü kazandı. Hikmet Onat’ın ilk kişisel sergisi ölümünden birkaç ay önce, 1976’da Ankara’da açıldı. Bunu ertesi yıl, İstanbul’da bir başka sergi izledi. Hikmet Onat’ın resmi ve özel koleksi­yonlara, İstanbul ve Ankara Resim ve Heykel Müzelerine dağılmış iki bine yakın tablosu bulunmaktadır. Hikmet Onat, çağdaş resim sanatımız­da verimli bir manzara ressamı ola­rak tanınır. Mavna ve yelkenlilerin su­lara vurmuş yansımalarıyla Boğaz’ı ve Haliç’i, sandal kümeleriyle süslü kıyıları, geriye doğru uzaklaştıkça grileşen ve morlaşan bağ ve bahçe görü­nümlerini günü gününe “not” etmiş, ışık altında yıkanan İstanbul doğası­nı tutkulu bir sanatçı eğilimi içinde tablolarına geçirmiştir. Bu nedenle Türk resminde, Hoca Ali Rıza’nın yo­ğun biçimde başlatmış olduğu doğa ve İstanbul sevgisinin tipik bir sürdürücüsü olarak görünür. Tıpkı onun gibi, öğle sıcağı ya da şafak vaktinde, İs­tanbul’un sessizlikle dolu şiirini ve durgun atmosferini izlemiş ve bütün bir yaşam boyu, bu atmosferi yansıtmaya çalışmıştır. Kandilli sırtları, Çengelköy tepelerindeki fıstık ağaçla­rı, Rumeli Hisarı, Sarıyer, Üsküdar, Salacak, Göksu, Kanlıca, Cihangir, Fındıklı, Bebek kıyıları, semt semt, yö­re yöre Hikmet Onat’ın resimlerine durmaksızın girmiş, sanatına değişmeyen bir konu oluşturmuştur. Onat, yakın arkadaşlarının birçoğu gibi, İs­tanbul doğasına, eğitimini gördüğü akademik ya da klasik atölyelerin koşullandırıcı çizgisiyle bakmamış, ge­niş fırça tuşlarının, sarı, yeşil, kahve­rengi ve mavi tonların uyumlu denge­siyle yaklaşmış, kendine özgü bir re­sim türünün doğa sevgisiyle bütünle­şen örneklerini vermiştir. Bu resim; yeniliği, belli bir pratiğin, durmuş oturmuş bir duyarlığın sınırları için­de arayıp bulduğu formülün dışına çıkmaksızın, içtenliği, kendine temel ilke edinmiştir. Bu ilke, çağdaş Türk resminde izlenimci olarak adlandırı­lan 1910 kuşağı ressamları gibi, Hik­met Onat’ın sanatını da yönlendiren başlıca özellikler olmuştur. 

Hüseyin Avni Lifij (1886-1927)

93 Savaşı sırasında Kafkasya’nın Kuban bölgesinden Türkiye’ye göç eden bir ailenin çocuğudur. Aile, Hüseyin Avni’nin doğumundan birkaç ay sonra İstanbul’a yerleşti. İlköğrenimine mahalle mektebinde başlayan Hüseyin Avni, Fransızcaya olan özel ilgisi nedeniyle yabancı dil öğrenimine yöneldi. Numune-i Terakki’de okuduğu yıllarda, sanata yeteneği biçimlenmeye başladı. Karakalem otoportreleri, çevresindekilerin dikkatini çekti. Ayasofya’da o yıllarda mimari çizimler yapan Henry Prost ile tanışması, sanat öğrenimi için Sanayi-i Nefise’ye başvurmasına yol açtı. Osman Hamdi, onun resimlerini, Avrupa’ya öğrenci göndermek isteyen Şehzade Abdülmecit’e gösterince, Hüseyin Avni’ye Avrupa’nın kapıları açılmış oldu. Ancak Avrupa’ya gitmek için, Sanayi-i Nefise’de kısa da olsa okumak gerekiyordu. Bir yıl kadar süren bir eğitimden sonra Paris Güzel Sanatlar Okulu’na gönderilen Hüseyin Avni, Cormon’un atölyesine yazıldı. Ancak Paris’te bulunduğu yıllarda daha çok simgeci ressamlara ilgi duydu. 1912’de İstanbul’a dönünce bir süre öğretmenlik yaptı. Akademi’de süsleme sanatı bölümünün kurulması için çaba gösterdi. Bölüm  kurulunca, buraya hoca olarak atandı. Bölüm ilk mezunlarını Hüseyin Avni’nin öldüğü yıl verdi. Lifij’in ilk çalışmaları, Galatasaray sergileri paralelinde başlar. Sonradan büyük boyutlu dekoratif kompozisyonlara yöneldi. Ölümünden sonra ilk sergisi 1931de, sanatçının bir ara genel yazmanlığını yaptığı Sanayi-i Nefise Birliği Salonu’nda (Alay Köşkü) düzenlendi. 1968’de Akademi salonlarında bütün dönemlerini kapsayan geniş bir sergisi yapıldı. Avni Lifij, içinde yer aldığı Çallı Kuşağı olarak bilinen grubun sanat anlayışını paylaşmaz. Düşünsel içerik, şiirsel alegori, onun resimlerini, daha çok Fransız sembolistlerinin ya da romantiklerinin sanat anlayışına yaklaştırır. Gölgesi ufka düşen ağaçlar, servilikler, kızılımsı bir güneşin aydınlattığı gizemli manzaralar, içli bir melankolinin ördüğü ıssız yollar, iç dünyanın dışa vurulduğu karmaşık ilişkiler, Lifij’in resimlerine içli bir şiirsellik katar.
 
Mihri Müşfik Hanım (1886-1954)

Osmanlı’da kadının durumu hakkında bilgi edinmek, konuyla ilgili kitap ve makalelerin az sayıda oluşu nedeniyle oldukça zordur. Osmanlı’da kadından fazla bahsedilmemesinin nedenleri tartışma konusu olmuş ve bu tartışmalar kapsamında kadına değer verilip verilmediği sorgulanmıştır. İlhan Arsel, bununla ilgili olarak, kadının, Osmanlı toplumunda başlangıçta önemli bir yere sahipken, Yavuz Sultan Selim döneminde etkileri yoğunlaşan Arap kültürünün, Türk toplumunda kadına saygı özelliğinin yitirilmesine neden olduğunu belirtmiştir. Arsel, bu savını örneklerle desteklemiş ve 10-14. yüzyıllarda Anadolu’ya gelen gezginlerin de özellikle değindiği Türk kadınının özgür konumunun daha sonra, tümüyle tersine döndüğünü; kadına, haftada dört kereden fazla dışarı çıkmaması ya da ezan saatinden sonra dışarıda kalmamasının buyrulduğu, hatta doğal afetlerin sorumluluğunun dahi ona yüklenir hale gelindiğini belirtmiştir. Bu dönemde, sanat da Saray’ın tekelinden çıkarak kendine özgür bir ortam hazırlamakta olduğundan, kızların sanat eğitimi almaları gündeme gelir. Bilindiği gibi, tuval resminin tohumları Pera’daki azınlıklar ve Saray çevresindeki Oryantalistler eliyle atılmış; askeri okullara, teknik zorunluluklar nedeniyle perspektif öğrenimine dayalı resim dersleri konarak bu alandaki ilk denemeler yapılmıştır. Türk tuval resminin bir sisteme oturmaya başladığı bu dönemde açılan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’ne de büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu okulun öğrencileri, hem sanat ortamının oluşumuna katkıda bulunacak hem resme ilişkin sorunlarla ilgilenecek hem de sanatçı-kadın olmanın mücadelesini vereceklerdir. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi öncesinde, kadınların resim eğitimi alabildikleri tek kurum Darülmuallimatlar’dır. İstanbul Darülmuallimatı da, Müfide  Kadri ve Mihri Hanım gibi iki güçlü kadın ressamın orada hocalık yapmaları nedeniyle, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin hazırlayıcısı olmuştur. Adı İnas Sanayi-i Nefise Mektebi ile özdeşleşmiş olan Mihri Hanım da, Müfide Kadri’nin ölümü sonrasında, 1913-14 yılları arasında, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılışına kadar Darülmuallimat’ta görev almıştır. İnas Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi, 1914 yılının Ekim ayında, İnas Darülfünunu’nun da bulunduğu Zeynep Hanım Konağı’nda açılmıştır. Sadece resim ve heykel bölümlerinden oluşan okulun resim bölümündeki iki atölyeden birinde, 4 Ekim 1914’te, Ali Sami (Boyar) öğretime başlamış; bundan bir ay sonra da, 1913-14 yılları arasında Darülmuallimat’ta resim öğretmeni olan Mihri Hanım’ın öğretmenliğini yaptığı diğer atölye faaliyete geçmiştir. Mihri Hanım’ın İtalya’ya gittiği dönemde, yerine atanacak öğretmen konusunda bir hayli düşünülmüş ve bir türlü karar verilememiştir. Mihri Hanım, model sorununa da çözüm üretmiş; antik heykelleri, hamamlardan topladığı yaşlı kadınları, 1917 sonrasında İstanbul’a gelen Beyaz Rusları, okulun hademesi Ali Efendi’yi ve yüz yıldan fazla yaşadığı bilinen Zaro Ağa’yı model olarak getirmiştir. Mihri Hanım’ın bir İnas Sanayi-i Nefise Cemiyeti kurup 1917 civarında, bu cemiyete maddi katkı sağlamak amacıyla bir de sergi düzenlediği bilinmektedir. Ancak tasarlanan katkı gerçekleşememiş olmalıdır çünkü cemiyetin herhangi bir faaliyeti olamamıştır. Mihri Hanım, İtalya, Fransa ve Amerika’da çalışmalarını sürdürmüştür. Mihri Hanım’ın İtalya’da kilise onarımı ve resimlenmesinde çalışması, Papa’nın bir portresini yapması, o dönemde yetişen kadın ressamların mesleklerinde ne denli usta olduklarını göstermektedir.
 
Feyhaman Duran (1886-1970)

Portre sanatının Türkiye’deki ilk ve en önemli temsilcisi olarak nitelenen 1914 Kuşağı (Çallı Kuşağı) ressamlarından Feyhaman Duran 6 Mayıs 1970’te İstanbul’da öldü. 1886 İstanbul doğumlu olan Duran resim çalışmalarına Mekteb-i Sultânî’de (Galatasaray Lisesi) okuduğu yıllarda başladı. 1908’de öğrenimini tamamladı ve aynı okulda güzel yazı öğretmeni oldu. Aynı yıl Osmanlı Ressamlar Cemiyeti üyesi olan Duran, kızının portresini yaptığı Abbas Halim Paşa’nın ilgisini çekerek, onun yardımıyla 1910’da Paris’e gitti. Konu ile ilgili bir rastlantıyı kendi ifadesiyle şöyle aktarmıştır: “Galatasaray Lisesi’nde resim öğretmeniydim, bir gün tanıdığım bir hanımefendiye resmini yapmayı teklif ettim. Bana: ‘ben yaşlıyım ne olacak resmimi yapıp ta? Onun yerine şu küçük kız çocuğunun resmini yap!' diyerek çantasından küçük bir kız çocuğunun resmini çıkarıp verdi. Bu resmi bir portre haline getirdim. Çocuğu tanımıyordum. Sonradan bunun zamanın ünlü kişilerinden Prens Abbas Halim Paşa’nın dördüncü kızları olduğunu öğrendim. Paşa, bu resim üzerine öteki beş kızının ve bazı tanıdıklarının daha resmini yaptırdı, takdirlerini kazandım, böylece kendileri tarafından ve bütün masraflarım karşılanarak Paris’e öğrenime gönderildim. Bu vesileyle hayatımda mutlu bir dönüm noktası olmuştur.” Paris’te önce Güzel Sanatlar (Julian) Akademisi’nde Jean Paul Laurens ve Paul Albert Laurens’in öğrencisi oldu. 1913-1914 yılları arasında Fernand Cormon’un atölyesinde çalıştı. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İstanbul’a dönen Duran 1916’da “I.Galatasaray Sergisi”ne katıldığı “Dr. Akil Muhtar’ın Portresi” adlı yapıtıyla gümüş madalya ve Zikr-i Cemil (Güzelliği Anma) Ödülü’nü aldı. 1919’da İnas (Kız) Sanayi-i Nefise Mektebi’ne öğretmen olarak atandı. 1926’da Güzel Sanatlar Birliği’nin kurulmasında etkin bir rol üstlendi. 1927’de kız ve erkek güzel sanatlar okulu birleştirilince Sanayi-i Nefise Mektebi’nde ders vermeye devam etti ve bu görevini 1951’de emekli oluncaya değin sürdürdü. CHP’nin düzenlediği yurt gezilerine de katılan Duran ölümüne değin bütün Devlet Resim ve Heykel sergilerinde yer aldı. Feyhaman Duran çalışmalarını çağdaşları gibi peyzaj ve ölü doğa üzerinde yoğunlaştırdıysa da en tanınan yapıtları portreleridir. Çallı Kuşağı’nın diğer ressamları gibi, izlenimciliğin etkisinde kaldı, ama portre türü bu akımın özellikleriyle pek bağdaşmadığından ancak ışık-gölge aracılığıyla bu etkiyi yansıttı. Yumuşak anlatımı ve abartısız tekniğiyle dikkati çeken resimleri sağlam bir desen anlayışının ürünü olarak nitelendi. 1944-1947 yılları arasında Topkapı Sarayı’ndan yaptığı iç mekân resimlerinde minyatür tekniğinden yararlanan Duran bu anlayışla figürlü resimler de gerçekleştirdi. Yaşamının son yıllarında çiçekleri betimlediği ölü doğa resimlerine yönelen Duran’ın çalışmaları, ölümünün hemen ardından Güzel Sanatlar Akademisi’nin salonlarında sergilendi.

Müfide Kadri Hanım (1890-1912)

Araştırmacı Taha Toros Müfide Kadri’nin ilk yıllarını şöyle anlatır: “(…) Babası din bilgisi ve büyük servetiyle tanınmış olan Altunizade’nin hesap işlerini yöneten Kadri Bey’dir. Çamlıca’da oturan Kadri Bey, çevresinde dürüstlüğü ve eli açıklığıyla sevgi ve saygı kazanmış bir kişiydi. Müfide doğduktan biraz sonra, annesi veremden öldü. Çocuğu olmayan Kadri Bey, onu evlat edindi. Müfide, öğretim ve eğitimini özel olarak yaptı. Hiçbir okula gitmedi. Güzel sanatların her dalına karşı, şaşırtıcı bir yeteneği ona bir Tanrı vergisiydi. (…)” Nüzhet İslimyeli’ne göre ise, “1890’da İstanbul Çamlıca’da doğmuştur. Şehremaneti memurlarından Kadri Bey’in kızıdır. 10 yaşında resme başlamış ve Osman Hamdi Bey’den ders almıştır. Çok içli ve sanatçı bir yaradılışa sahip olan Müfide Kadri, piyano, keman ve ud çalar, resim ile müziği baş başa yürütürdü. Dersaadet İnas İdadisi (İstanbul Kız Lisesi) Resim ve Müzik öğretmeni iken 1912 yılında, henüz 22 yaşında ölmüştür.” Taha Toros ise, “Müfide Kadri’nin İstanbul’daki ilk resim öğretmeni kadın” olduğunu vurgulayarak, ilk önce Nümûne Mekteplerine, sonra da Süleymaniye’deki Nümûnue-i İnas adlı kız okulunun öğretmenliğine atandığını, İnas Rüşdiyesi ile İnas İdadisi’nde resim, nakış ve musiki öğretmenliği yaptığını belirtir. Müzikolog Rauf Yekta Bey’e göre, “(…) Bir raslantı sonucu Müze Müdürü Hamdi Bey, gördüğü bir tablosu üzerine onunla ilgilendi. Müfide’nin yaradılışındaki yeteneği takdir eden Hamdi Bey, ona özel ders verdi. O âdeta kendisine bir halef yetiştirmek istiyordu. Emeği boşa gitmedi.” İslimyeli ise, sanatçının yaşamının son bölümünü  şöyle özetler: “İlk kadın ressamlarımızdan biri olan Müfide Kadri, çocuk yaşlarında başarıya ulaşmış bir sanatçıydı. 1911’de, İstanbul Opera Cemiyeti Salonu’nunda üç yağlıboya bir pastel resmini sergilemiş, geniş ilgi görmüştür. Aynı günler içinde Münih Sergisi’ne verdiği bir tablosu ile bir madalya almıştır. İlk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik Hanım’a göre üç yaş küçük olmasına rağmen, çok küçük yaşta resme başlaması ve genç yaşta başarıya ulaşması göz önünde bulundurularak ona ilk kadın ressamımız denilebilir. Ancak Mihri Müşfik Hanim da genç yaşta başarıya ulaşmış bir ressamımızdı. Bu bakımdan ilk kadın ressamımız olarak önceliği Mihri Müşfik Hanım’a tanımak daha doğru olur. Ölümünden sonra babası tarafından 40 kadar eseri ile Sultanahmet’te bir sergi düzenlenmiş ve bunların çoğu kapışılmıştır. Portre ve figür alanında çalışır ve bütün eserlerinde başarıya ulaşırdı. Onun vaktinden önce ölümü büyük bir kayıp olmuştur.” Müfide Kadri’nin ölümünden sonra ailesinin acıklı sonunu ise Taha Toros şöyle nakleder,
“Kızlarının ölümünden fazlasıyla yara alan Kadri Bey’le eşi, dini inançlarının itişiyle, İlâhi bir teselli aradılar. Acılarını hafifleteceği inancı ile Hicaz’a gidip, Mekke’ye yerleştiler. İliklerine kadar sinmiş olan Müfide’nin acısını Kâ’be’nin çevresinde dindirmeye çalıştılar. Kalbi paramparça olan Kadri Bey, Müfide’nin acısına fazla dayanamadı. Orada öldü. İngilizlerin Hicaz’ı işgali üzerine, eşi İstanbul’a döndü. Altunizade Camii’nin vakıf odalarından birinde oturdu. Gözlerini kaybederek sefalet içinde öldü.”
  
Eşref Üren (1897-1984)

Eşref Üren’in zengin veriminin bütününe baktığımızda, onun resmin geleneksel türlerin hemen hepsinde ürün verdiği söylenebilir. Ayrıca gençlik ve orta yaş dönemlerinde manzara türüne daha çok önem verdiğini ve açık havada resim geleneğinin eski kuşak ressamlarının son büyük temsilcisi sayılabileceğini düşünmek de belki yanlış olmaz. Resim gerçekleştirme sürecine yaklaşımı da Çallı Kuşağı'nın ustalarının yöntemlerini çağrıştırır: krokiler çizilir, üzerlerine renk notları alınır ve yerinde veya sonra atölyede tuvallere veya kartonlara aktarılan krokiler sanatçının boya resimlerinin çıkış noktaları olurlar. Natürmortlar, portreler ve nü'ler ise, hızlı icraları ile modelden yapıldıkları için farklı tadlar içerirler ve bazı yönleri ile manzaralardan belli ölçüde ayrılırlar. Ankara Resim Heykel Müzesi’ndeki büyük boyutlu iki kompozisyonu – “Paris, Jardens de Plantes” ve “Su İşleri Kampı”- onun istediğinde büyük alanları ve çok sayıda resimsel öğeyi başarı ile yan yana getirdiğini kanıtlayan önemli yapıtlarındandırlar. Bu adını andığım iki resimde de, çoğu Eşref Üren peyzajında da plan plan en önden en arkaya istiflenen bir resimsel düzenden söz edilebilir, genelde… Bulut dizileri, ufuk hattı, ufuk hattındaki adalar veya tepeler veya ağaçlar, binalar ve çitler, sahil çizgisi, çadır dizileri, serpiştirilmiş veya bir sıraya dizilmiş hepsi ayrı kişilikte ve giyside insan figürleri onun resimlerini özel kılan önemli üslup özelliklerindendirler. Bu yatay egemen resimleri genellikle ağaçlar, elektrik veya telefon direkleri düşey öğeler olarak keserler ve dengelerler. Tüm bu unsurlar genelde açık sarı tonda bir alt zemin rengi üzerine -orta boy resimler için- en fazla iki veya üç günlük bir zaman diliminde (küçük boyutlu çalışmalarındaki gözde malzemesi olan sarı kartonun kendi rengi…) gerçekleştirilirler. Hızlı çalışmayı seven Eşref Üren’in çabuk kuruyan bu sarı kartondan ömrü boyunca vazgeçemediği ve olanağı olduğunda da tuval gibi daha kaliteli malzemelere itibar etmediği de bilinen bir gerçektir. Bazı manzara resimlerinde ise, ileriye doğru uzanan bir yolun oluşturduğu merkezi üçgen unsur veya bazı deniz kıyısı resimlerinde olduğu gibi sahil çizgisinin yarattığı iki üçgen öğe yapıtın ana şemasını, kurgusunu belirlerler. Paris (Luxembourg Parkı) ve Su İşleri Kampı’nın dışında, Ankara’nın parkları (Kurtuluş Parkı), önemli binaları (Opera, Tekel…), caddeleri ve sokakları (Atatürk Bulvarı) ve semtleri (Çankaya, Kavaklıdere, Cebeci, Akay…) de onun sevdiği, yinelediği konuları arasındadırlar. Üren’in üzerlerinde yeterince önemle durulmayan iki resim grubu Türkiye İş Bankası koleksiyonundaki nü'leri ve portreleridir. Bu nü'lerin önemli bölümünün 1938 Paris gezisi sırasında André Lhote'un ve Othon Friesz’in atölyelerinde gerçekleştirdiği çalışmalardan bir bölümü olduğu söylenebilir. Bu çalışmalarda dikkat çeken şey, Üren’in gerek kompozisyon gerekse renk armonileri  açısından değişken yaklaşımlar sergilemesi bir arayış içerisinde olduğunu hissettirmesidir; ayrıca seçilen fon renklerinin zengin tonları ile figürlerin uyumu dikkat çeker. Portreleri ise, eşini, ressam arkadaşlarını, çalıştığı Paris atölyelerindeki modelleri ve resim dersi verdiği çeşitli okullardaki öğrencilerini konu alan portreleri de cesur kompozisyonları, modelin kişiliğine ve rûh haline uygun arka zemin motif ve zengin renk skalaları ile alımlı ve başarılı, kişiliğinin de yansıdığı çalışmalarındandırlar. 1940-1950 döneminde yoğunlaşan bu portreler, konu alınan kişileri benzerlik açısından başarı ile yakalamanın yanı sıra, her portreye özel motifleri ve kurguları ile ressamın onları gerçekleştirirken gösterdiği özeni de duyumsatırlar. Yine aynı bankanın koleksiyonuna bağışladığı, eşini evlerinin iç mekânlarında resmettiği dört çalışması da hem onun Nabilere yakınlığını doğrulayan hem de sanatçı ile eşinin -bir ressam çiftin- yalın, tek zenginliğin duvarlara asılı tablolardan oluştuğu mütevazı yaşam biçimlerini kanıtlayan belgesel yapıtlardır. Resim kurgusu açısından duvarlar, kapılar ve pencereler derinlik ve plan yaratma açısından da konu alınan figürlerin çerçevelenmesi açısından da çok başarılı bir biçimde kullanılmıştır, bu yapıtlarında… Üren’in kitaplarını sıkça karıştırdığı ve sevdiğini söylediği Bonnard, Vuillard, Picasso, Dali, Cézanne ve Matisse gibi ressamlardan tasarladığı resimlerin renk şemaları için esinlendiğini söylemek de yanlış olmaz… Onun resim geleneğinin bu ünlü uluslararası ustaları ile olan ilişkisini ömrü boyunca sıcak tuttuğunu, ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü resim üretiminde kullandığı renk armonileri kanıtlar. Üren’in son yıllarında yoğunlaştığı otoportreleri ise, bize bıraktığı “vasiyet” gibi “beni hatırlayınız” iletisini taşıyan küçük boyutlu seri olarak gerçekleştirildiklerini hissedebildiğimiz, anlık resim ve yüz notlarıdır. Ömrü boyunca yaşadığı ve ziyaret ettiği her yeri sayısız resmine konu etmiş bu yaşlı usta son yıllarında sık sık kendi yüzüne odaklanmıştır, yalnızlık kaderini paylaştığı resim sanatının diğer başka bazı ustaları gibi… Otoportre kendini çoğaltmak, kalıcı kılmak amacını güttüğü kadar, sanatçının kendisiyle hesaplaşması ve eşinin 1969’daki ölümünden sonra yaşadığı yalnızlığın da bir anlamda ona mecbur ettiği bir uğraş olmuştur, onun için…

Fikret Muallâ Saygı (1903-1967)

1903’te İstanbul’da doğan Fikret Muallâ, Saint Joseph ve Galatasaray liselerinde okuduktan sonra, mühendislik öğrenimi için gittiği Almanya’da resme yöneldi, yapıtları çeşitli Alman dergilerinde yayımlandı. 1930’da Türkiye’ye dönen Fikret Muallâ, Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulu’nda resim öğretmenliği yaptı; İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen “Lüküs Hayat”, “Deli Dolu”, “Saz Caz” gibi operetlerin kostümlerini çizdi. Yeni Adam Dergisi için desenler hazırlayan sanatçı, Nazım Hikmet’in "Varan 3" adlı şiir kitabını da resimledi. 1936’da bir süre Bakırköy Akıl Hastanesi’nde tedavi gören sanatçı, daha sonra ağabeyi Abidin Dino’nun önerisiyle New York Dünya Sergisi’ndeki Türk Pavyonu’nda sergilenmek üzere 30 kadar İstanbul manzarası yaptı. 1939’da Ses Dergisi için çizdiği desenlerden bazıları müstehcen bulununca hakkında dava açıldı, davadan beraat ettikten sonra Paris’e yerleşti. Savaş yıllarının bunalımı, yurt özlemi, alkol tutkusu ve büyük bir sorun halinde yaşadığı polis fobisi nedeniyle birkaç kez daha tedavi altına alınan sanatçı, 1954’te Paris’te ilk  kişisel sergisini açtı, bunu bir yıl sonra ikinci sergi izledi. Çeşitli sanatseverlerin korumasıyla yaşamını sürdüren Fikret Muallâ’nın 1950’lerin sonunda tanıştığı Madam Angles, 1962’de felç olan sanatçının bakımını sonuna dek üstlendi. Yapıtlarında renkçi ve dışavurumcu tutumla fovizmin sentezine ulaşan ressam, Paris’in sokaklarını, kahvelerini ve eğlence yerlerini guvaş, yağlıboya, suluboya ile resme aktardı. Resmin temel sorunlarıyla ve akımlarla bilinçli olarak ilgilenmeyen sanatçı, iç dünyasının etkisiyle, lirik bir anlatım geliştirmişti. Resimleriyle olduğu kadar trajik yaşamıyla da izler bırakan ressam Fikret Muallâ 20 Temmuz 1967’de Fransa’da öldü ve Paris Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Fikret Muallâ’nın dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Hanım’a çocukluk yıllarında resim dersi vermiş olması ve bu sebeple Fahri Korutürk’ün ilgilenmesi üzerine kemikleri 1974’te İstanbul’a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü. Paris’te açık artırmaya çıkarılan resimleri devletçe satın alınarak Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bir Fikret Muallâ Salonu oluşturuldu.

Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975)

Trabzon’un bugün Giresun iline bağlı Görele ilçesinde 1911 yılında doğdu. Kaymakam olan babası Rahmi Bey’in görevi gereği önce Pınarbaşı ardından Havza’ya taşındılar. 1920 yılında, ailece Kütahya’ya göçtüler. Kütahya’nın düşman işgaline uğraması tehlikesi baş gösterince 1921 yılında, babası önce ailesini Ankara’ya gönderdi. Bir ay sonra da kendisi gitti. 1925 yılında, babası Trabzon milletvekili oldu. Ailece Trabzon’a geri döndüler. 1927 yılında Zeki Kocamemi Trabzon Lisesi’ne resim öğretmeni olarak atandı. Bu dönemden sonra, Bedri Rahmi’de resim aşkı başladı. Fransa’da eğitim gören ağabeyi ile mektuplaşmaları kardeş-aile mektuplaşmasını başlattı. 1929 yılında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Nazmi Ziya Güran ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi oldu. 1931 yılında, diplomasını almadan Paris’e gitti. Dijon ve Lyon’da Fransızca dilini öğrenmek üzere çalıştı. Bu arada Gauguin ve El Greco gibi beğendiği ustaların resimlerini bulundukları müzelerden kopya etti. Van Gogh, Gauguin, Cézanne onu mesleğine bağlayan ustalar oldu. 1932 yılında, Paris’te bir ay kadar André Lhote Atölyesi’nde çalıştı. İlerde yaşamını birleştireceği Ernestine Letoni ile tanıştı. 1933 yılında, Londra’ya gitti. Yılsonunda Türkiye’ye geri döndü. 1934 yılında, yeni Adam’da ressam olarak çalışmaya başladı. Akademi Diploma yarışmasında “Yol İnşaatı” konulu resmi ile üçüncü oldu. 27 Aralık 1934 tarihinde 30 resim ile D Grubu Sergisi’ne katıldı. 1 Ocak 1935 tarihinde, ilk kişisel sergisi Bükreş’te Hasefler Galeri’sinde Ernestine Letoni tarafından açıldı. 1936 yılında “Eren” adını verdiği Ernestine Letoni ile evlendi. Tekel Genel Müdürlüğü’nde işe girdi. Vitrin düzenleyici olarak göreve başladı. Sipahi Ocağı sigarasının kapağındaki “Koşan Mızraklı Atlar” figürünü tasarladı. Güzel Sanatlar Akademisi’nin 1936 yılında diploma yarışmasında “Hamam” adlı çalışması ile birinci oldu. 1961 yılında Amerika’ya gitti. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yöneldi. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yapmış; plastik tutkal - plastik boyalar – Kum – talaş ve buruşturulmuş Japon kâğıdı kullanmıştır. Kendisinin de kabul ettiği gibi ‘Amerika Dönemi’ sanatına başka bir boyut kazandırmıştır. University of California, Berkley’da iki yıl misafir profesörlük yaptı. 1961 Ağustos’ta UNICEF çocuklar yararına “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın” motifi Amerika’da kartpostal olarak basıldı. 1972 yılında, 33’üncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde birincilik ödülü aldı. 21 Eylül 1975 tarihinde yaşama veda etti. 1984 yılında, oğlu Mehmet babasının tüm yapıtlarını yayımlamaya başladı. Bilgi Yayınevi tüm yapıtları on cilt olarak yayımladı.


Nuri İyem (1915-2005)

Toplumsal-gerçekçi sanat akımının önde gelen ressamlarındandır. Anadolulu kadın portreleriyle tanınmıştır. Henüz üç yaşında iken 1918 yılında annesi ve ablası ile birlikte babasının görevi gereği bulunduğu Mardin’e bağlı Cizre’ye gitti. İlkokula Mardin’de başladı. Ailesiyle geldiği İstanbul’dan 1923 yılında annesi ve teyzesiyle gittiği Arnavutluk İşkodra’da mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokulu’na devam etti. Ortaokulu, tekrar döndüğü İstanbul’da okuyan Nuri İyem, Pertevniyal Lisesi öğrencisi iken yaptığı resimlerini dönemin Akademi hocası Nazmi Ziya Güran’a gösterince, Akademi’ye kabul edilebileceği yanıtını aldı. 1933 yılında girdiği Akademi’de öğreniminin ilk yılında Nazmi Ziya Güran’ın öğrencisi oldu. Daha sonraki yıllarda Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy ile çalıştı. Estetik derslerini ise daha sonraki yıllarda yakın dostu olacak olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldı. 1937 yılında birinciliği dönem arkadaşı Ragıp Gürcan ile paylaşarak mezun oldu. 1938 yılında yani II. Dünya Savaşı sıralarında asteğmen olarak Trakya’ya gitti. Askerliğini yaptıktan sonra Giresun’a resim öğretmeni olarak atandı. Mezun olduğu okula 1940 yılında “Yüksek Resim Bölümü”nde okumak üzere tekrar geri döndü. Leopold Levy’nin öğrencisi oldu. 1944 yılında “Yüksek Resim Bölümü”"Nalbant" adlı çalışması ile ikinci kez birincilikle ilk mezun olarak bitiren sanatçı, aynı yıl Nasip Özçapan’la evlendi. 1941 yılında Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa, Mümtaz Yener ile beraber “Yeniler” grubunu oluşturmuş ve “Liman” adlı bir sergi ile toplumsal-gerçekçi sanat görüşünü ortaya koymuştur. Grup, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açtı. Türkiye’nin ilk özel resim dershanesini Beyoğlu Asmalımescit S. Önay Apartmanı çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurdu. Buradan yetişen öğrencilerin ilerleyen yıllarda "Tavanarası Ressamları" adlı bir grup kurduklarına şahit oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, "Bir heykel kadar sımsıkı, yeşil mehtap aydınlığı kadar zarif, geçmiş zamanın havasını içinde taşıyan eski fresk ve ikonalar kadar yalın” dediği kadın yüzleri, köyden kente göçün yoğunlaştığı, bireye ait sosyal hakların kadınlar aleyhine işlediği bir dönemin ürünüdür. Mahur, çekingen, güzel, utangaç ve melankolik halleri ile bu yüzler, hem ölen ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem’in sanatının billurlaşmış bir örneğidir.
Kaynak : Eczacıbaşı Sanal Müzesi
 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 30 ziyaretçi (74 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=