Empresyonist Akım I
Empresyonist Resim Akımı'nın Yabancı Ressamları (kronolojik sırayla)


Francisco José de Goya y Lucientes (1746-1828)

İspanyol bir ressam ve matbaacıydı. Goya, portre tasarımları ile ünlüydü ve yaptığı tasarımlarla birçok yeniliklere sanat dünyasını yönlendirdi. Modern sanatın ilk adımı olarak görülmektedir. Gelecek kuşaklarda başlıca Claude Monet ve Pablo Picasso, Goya’nın stilini benimsemiştir. Goya’nın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid’de Museo del Prado’da sergilenmektedir. Goya, 18. yüzyılın en önde gelen ressamlarından biridir. Gerçekçi savaş sahneleri, boğa güreşli tablolarıyla da tanınır. 30 Mart 1746, Fuentetodos İspanya’da doğan Goya, 1749’da ailesiyle birlikte Zaragoza şehrine taşınır. Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu Burada Escuelas Pias Okulu’na kaydolan Goya’nın en yakın arkadaşı Martin Zapater ile uzun yıllar boyunca yazışmaları sonraları Goya’nın biyografisi için önemli ölçüde katkı sağlar. Goya, 14 yaşında ressam José Luján’ın yanında çıraklık yapmaya başlar ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirir. Sonraları Madrid’e taşınır ve Anton Raphael Mengs ile çalışmaya başlar. Oradan da Roma’ya geçen Goya hakkında bu dönemde çok fazla bilgi yoktur. Ancak, Nisan 1771 tarihli “Sacrifice to Pan” ve “Sacrifice to Vesta” adlı iki tablosu sonraları bulunmuştur. Ardından “Hannibal in the Alps Contemplating the Italian Lands” adlı tablo ile Parma Akademisi’nde gerçekleştirilen bir yarışmaya başvurur, her ne kadar ödül alamasa da tablosu oldukça beğenilir. Goya sonraları Zaragoza’ya geri döner ve burada Josefa Bayeu ile evlenir. Eşi Josefa’nın oğlan kardeşi, San Fernando Akademisi’nde yönetmenlik yapmaktadır ve bu durum Goya’nın işine yarar. Goya, 1774-1792 yılları arasında kayınbiraderinin de yardımıyla birtakım işler yapar; bunlardan biri de karikatür çizmektir, Rokoko tarzında 50’ye yakın karikatür çizer. İspanya’ya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdır. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquez’den bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya. 1786 yılında Kral Charles III’ün ressamı unvanını alır. Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı. 1793 yılında Madrid’te tekrar işine döner ve aynı yıl San Fernando Akademisi için bir dizi panel çalışmaları gerçekleştirir. 1797 yılında Alba Düşesi’ni, kocasının ölümünden sonra siyahlar içinde portresini yapar. Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanya’yı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi, Bir vatansever olarak (“3 Mayıs 1808” isimli tablosuna ve pek çok çizimine konu ettiği gibi) Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü. O yıllar, Goya Madrid’te bulunan soyluların hemen hemen hepsinin portresini yapar. Yine bu dönem tablolarından, “Maja nude” ve “Maja clothed”  Prado Müzesi’nde bulunmaktadır. 1796-1798 yılları arasında Goya, Los Caprichos adını verdiği asitle oyulmuş resim çalışmalarını yapar ki bunlar folklorik, boğa güreşleri, sosyete baloları gibi sahneler içermektedir; bunları, 1810-1813 yılları arasında savaş yıllarını anlatan “Desastres de la guerra” (İspanya’nın Napolyon tarafından işgal edilişini anlatan) adlı seri izler. 1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu. Dört sene sonra, takvimler 1819’u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanya’da yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı. Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madrid’in dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir “Quinta del sordo”, yani “Sağır Adamın Köy Evi” olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goya’dan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı. Goya “Quinta del sordo”nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. “Kara Tablolar” olarak anılan bu eserler Goya’nın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. “Kara Tablolar”ın isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü (uyduruldu). Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında “Sağır Adamın Köy Evi”nin duvarları yetkililerce sökülerek Madrid’deki del Prado Müzesi’ne götürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi. 1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı unvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda eden Francisco de Goya’nın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti. İspanyol ressamları arasında “triumvira” (biz “Üç Büyükler” şeklinde ifade edebiliriz – diğer iki “büyük” El Greco ve Diego Velázquez) kabul edilir.
 
Jacob Abraham Camille Pisarro (1830-1903)

İzlenimci Fransız ressamı. İzlenimcilik ve Art izlenimcilik akımlarına yaptığı katkıların dışında meslektaşlarına özellikle de Paul Cézanne ve Paul Gauguin’e verdiği destekle tanınır. Akımın diğer önemli isimleri olan Claude Monet ve Alfred Sisley gibi isimlerin aksine su ve ışığın sudaki yansımalarının etkisi yerine kuru yerleri resmeden ressam renkten çok yapı ve biçim üzerinde durdu. Köy ve kırsal yaşam ise tablolarındaki ana temalardı. Camille Pissarro, Virgin Adaları’nın başkenti olan Charlotte Amalie’de dünyaya geldi. Babası Portekiz kökenli Fransız bir seferad olan Abraham Gabriel Pissarro, annesi ise Dominik Cumhuriyeti vatandaşı Rachel Manzano-Pomié idi. On iki yaşına kadar doğduğu şehirde yaşayan Pissarro, daha sonra yatılı bir okula devam etmek üzere Paris’e geldi. Tatillerini ise Charlotte Amalie’de geçirmeye devam etti. Eğitimini tamamlayınca, babasıyla birlikte çalışmak için geri döndü fakat asıl amacı ressam olmaktı. Babası bu isteğini reddedince, 1852 yılında Danimarkalı ressam Fritz Melbye ile birlikte Venezuela’ya kaçtı ve orada iki sene geçirdi. 1855 yılında Paris’e gitti. Orada içlerinde Ecole des Beaux-Arts ve Académie Suisse’nin de yer aldığı birçok akademik enstitüde eğitim aldı. Eğitmenleri arasında Jean-Baptiste-Camille Corot, Gustave Courbet ve Charles-François Daubigny gibi isimler vardı. Corot, Pissarro’yu sanat yaşamının ilk günlerinde en çok etkileyen isim oldu. Pissarro 1864 ve 1865 Paris Salonu kataloglarında kendisini Corot’nun öğrencileri arasında saydı. İlk dönem çalışmalarının en başarılıları (bazen bir palet bıçağının yardımıyla) genişçe boyanmış, çoğunlukla Courbet’den esinlenerek çizilmiş doğa manzaralarıydı. Yine de bu eserlerde izlenimciliğin başlangıç aşamaları fark edilebilir. Pissarro, annesinin hizmetçilerinden biri olan Julie Vellay ile evlendi. Çiftin sekiz çocuğu oldu. Bunlardan biri doğumda, biri ise dokuz yaşındayken öldü. Diğer çocukların hepsi büyüdüklerinde resimle ilgilendiler. En büyük oğlu olan Lucien, William Morris’in takipçilerinden biri oldu. Ressam, 1870-71 yıllarında çıkan Fransa-Prusya Savaşı sebebiyle Louveciennes’teki evinden Eylül 1870’de ayrıldı. Temmuz 1871’de geri döndüğünde ise birçok erken dönem çalışmasına Prusya askerleri tarafından zarar verildiğini gördü. Aile, evlerini ilk terk ettiğinde Montfoucault’da yaşayan bir ressamın yanında misafir olarak kaldı. Aralık 1870’de ise Londra’ya giderek Westow Hill’de yaşamaya başladılar. Bu dönemdeki çalışmalarında birbirlerine henüz demiryoluyla bağlanmış olan Sydenham ve Norwoods’tan manzaralar çizdi. Bu tabloların en büyük boyutlu olanlarından biri “St. Bartholomew Kilisesi”nin bir görüntüsüdür ve Londra Ulusal Galerisi’nin koleksiyonunda yer alan bu eser “Cadde, Sydenham” olarak bilinir. Beşinci çocuğu Ludovic-Rodolphe Pissarro ve Lionello Venturi tarafından hazırlanarak 1939 yılında yayınlanan bir katalogda ressamın Upper Norwood’da kalışı sırasında on iki yağlıboya tablo yaptığı listelendi. Londra’daki günlerinde ressam, sanat tüccarı Paul Durand-Ruel ile tanıştı. Tüccar,  sanatçının iki adet Londra tablosunu satın aldı. Daha sonraki yıllarda ise Durand-Ruel Fransız izlenimciliğinin en önemli sanat tüccarı haline gelecekti. Ressam, Fransa’ya dönüşünün ardından 1890 yılında yeniden İngiltere’yi ziyaret etti ve Londra’nın merkezinin konu edildiği on manzara resmi çizdi. 1892’deki gelişinde ise Kew Gardens ve Kew Green’i resmetti. Ressam bu ülkeye son kez 1897 yılında geldi ve Bedford Park’ın pek çok tablosunu yaptı. Pissarro, Fransa köy ve şehir hayatına dair pek çok tablo yaptı. Hem Pontoise çevresine ait manzara resimleri hem de Montmartre görüntüleri resmetti. Olgunluk dönemi çalışmalarında işçilere ve köylülere olan sempatisi fark edilebilir. Bu aynı zamanda ressamın politik eğilimlerinin de kanıtıdır. Sanatçı yaşlılığında Paul Cézanne ve Paul Gauguin’e akıl hocalığı yaptı. Cézanne’ın Pissarro’nun etkisiyle donuk renkleri bırakarak izlenimcilerin tercih ettiği parlak renklere geçtiği bilinmektedir. Ayrıca Kaliforniyalı izlenimci Lucy Bacon’a eserleriyle ilham kaynağı oldu. Pissarro’nun diğer izlenimciler üzerindeki etkisi hâlâ tam olarak belirlenememiştir. Ressam, sadece izlenimci teoriye katkıda bulunmamış aynı zamanda zor kişiliklere sahip Edgar Degas, Cézanne ve Gauguin gibi isimlerle arkadaşlığına devam edebilmiş ve onların saygılarını kazanmıştı. Açılan sekiz izlenimci sergisinde de yer alan Pissarro, her ne kadar akımın en tanınan ismi Monet olsa da izlenimcilik tekniğini geliştiren ilk isimdir. 1885-1890 yılları arasında ressam, art izlenimci fikirleri tablolarında uyguladı. Kendisinin “romantik empresyonizm” adını verdiği tarzı terk ederek noktalama tekniğine geçti. Pissarro, bu tekniğe “bilimsel empresyonizm” diyordu. Yaşamının son yıllarında saf izlenimciliğe geri döndü. Mart 1893’te Paris’te Durand-Ruel kendi galerisinde Pissarro’nun önemli 46 eserini Antonio de La Gandara’nın 55 eseriyle birlikte sergiledi. Eleştirmenler, Gandara’nın çalışmalarını takdir ederken Pissarro’nun sanatının artık daha az heyecan verdiğini iddia ettiler. Ressam, 13 Aralık 1903’te Paris’te vefat etti ve Père Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Pissarro, yaşamı boyunca çok az tablosunu satabildi. 2005 yılında ise ABD’de bazı çalışmaları 2 ile 4 milyon dolar arasındaki fiyatlara alıcı buldu.
 
Édouard Manet (1832-1883)

Fransız ressam. Ondokuzuncu yüzyılda modern hayatı konu alan resimler yapmaya başlamış ilk ressamlardandır. Manet, gerçekçilik akımından izlenimciliğe geçişte önemli bir rol oynadı. İlk dönem başyapıtlarından “Kırda Öğle Yemeği” ve “Olympia”, kendisinden genç ressamlara esin kaynağı oldu. Daha sonraki yıllarda ise o ressamlar izlenimciliğin en önemli isimleri oldular. Günümüzde, bu iki resim, modern sanatın başlangıcı kabul edilir. Édouard Manet, 23 Ocak 1832’de Paris’te varlıklı ve birbirine bağlı bir ailenin üyesi olarak doğdu. Annesi, Eugénie-Desirée Fournier, İsveç Prensi Charles Bernadotte’nin torunuydu. Babası, Auguste Manet ise Fransız bir yargıçtı ve oğlunun da tıpkı kendisi gibi hukuk alanında kariyer yapmasını istiyordu. Dayısı, Charles Fournier, yeğenini resim yapması konusunda teşvik etti ve sık sık Louvre’a götürdü. 1845 yılında, dayısının tavsiyesiyle, Manet çizim konusunda özel ders almaya başladı. Bu dersler sırasında ileride Güzel Sanatlar Bakanlığı yapacak olan Antonin Proust ile tanıştı. Proust-Manet dostluğu yaşamlarının sonuna kadar sürdü. 1848 yılında, babası isteği üzerine bir eğitim gemisiyle Rio de Janeiro’ya doğru yola çıktı. Deniz Kuvvetleri sınavına iki kere girip başarısız olduktan sonra babası sanat eğitimi almasına izin verdi. Manet, 1850’den 1856’ya kadar, geniş tarihi tabloları ile tanınan Thomas Couture isimli akademik bir ressamla birlikte çalıştı. Boş zamanlarında ise Louvre’daki büyük başyapıtları kopyalıyordu. 1853 ile 1856 arasında Almanya, İtalya ve Hollanda’yı ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında Frans Hals, Diego Velázquez ve Francisco Goya’nın eserlerini inceleme fırsatı buldu. Bu üç ressamdan çok etkilendi ve daha sonraki çalışmalarında onların eserlerinden esinlendi. 1856 yılında kendi atölyesini açtı. Bu dönemdeki tarzı fırça darbelerini serbest bırakan, detayları basitleştiren ve geçiş tonlarını yok eden olarak tanımlanabilir. Bu stilini Gustave Courbet tarafından başlatılan gerçekçilik akımına adapte eden Manet, “Absent İçicisi” (1858-59) isimli tablosunu çizdi. Onun dışında ise şarkıcılar, çingeneler, kafelerdeki insanlar, boğa güreşleri, dilenciler gibi çağdaş konularla ilgilendi. Gençlik yıllarında eğilmeyi tercih ettiği dini, tarihi ya da mitolojik resimleri daha sonraki yıllarda çok az konu edindi. Eserlerindeki bitmemişlik duygusu ve fotoğraf benzeri ışıklandırma, bu çalışmaların modern olarak görünmesine sebep oluyordu ve Manet’nin kopyaladığı ya da kaynak olarak kullandığı Rönesans eserleri ile tezat oluşturuyordu. Resimlerinin “erken dönem modern” olarak tanımlanmasının bir sebebi de şekillerin arka planı olarak siyah renk kullanmasıydı. Böylece resme bakanın dikkati şekillerde yoğunlaşıyordu. Manet, izlenimcilik akımının öncüleri olan Edgar Degas, Claude Monet, Pierre-Auguste Renoier, Alfred Sisley, Paul Cézanne ve Camile  Pissarro gibi ressamlarla arkadaştı. Yine bu grubun içinde yer alan Berthe Morisot, sanatçıyı kendi aktivitelerinin içine çekiyordu. Berthe, ressam Jean-Honoré Fragonard’ın torunuydu ve ilk defa 1864 yılında Paris Salonu’na kabul edildi. Bu tarihten sonra 10 sene daha eserlerini orada sergilemeye devam etti. Manet ve Berthe Morisot 1868’de tanıştılar. Morisot, Manet’yi kendisiyle birlikte açık havada resim yapmaya ikna etti. Berthe’yi bu şekilde bir çalışmaya arkadaşı Camille Corot alıştırmıştı. Manet ve Morisot birbirinden çok şey öğrendi. Manet, Berthe’nin bazı tekniklerini kimi resimlerinde kullandı. 1874 yılında, Berthe, Manet’nin erkek kardeşi Eugene ile evlenerek aileye de girdi. İzlenimcilerin çekirdek grubunun aksine, Manet eserlerini bağımsız sergiler yerine Paris Salonu’nda sergilemeyi tercih etti. Fakat 1867 yılında Paris Salonu’na kabul edilmeyince kendi sergisini açtı. Bu sergideki eserleri önemli eleştirmenlerden kötü yorumlar aldı. Yine bu dönemde Degas gibi izlenimci ressamlarla ilk defa ilişki kurdu. Her ne kadar izlenimcilik akımına çalışmaları ile esin kaynağı olmuş ve desteklemişse de izlenimci sergilere katılmakta direnç gösterdi. Bunun sebebi hem bu grubun bir üyesi olarak görünmek istememesi hem de Paris Salonu’nda eserlerini sergilemeyi tercih etmesiydi. Öğrenci de kabul etmeyen Manet’nin tek istisnası Eva Gonzalés oldu. Manet, besteci Emmanuel Chabrier ile çok yakın dosttu. Onun iki tane portresini de yaptı. Müzisyen, ressamın 14 adet tablosuna sahipti ve bestesi “Imprompt"yu Manet’nin eşine adadı. Ressamın yaşamı boyunca, eleştirmenlerle arası iyi olmadı. Buna rağmen Emile Zola onu kamuoyunda her zaman savundu ve destekledi. Stéphane Mallarmé ve Charles Baudelaire ile de arkadaştı ve ikisinin de portrelerini çizdi.
 
Edgar Degas (1834-1917)

Tam adı Hilaire-Germain-Edgar Degas olan, Fransız ressam, heykeltıraş ve çizer. İzlenimcilik akımının kurucularından biri kabul edilse de ressam bu terimi reddedip gerçekçi olarak tanınmayı tercih ettiğini açıklamıştır. Tekniği başarılı bir ressam olan Degas, daha çok dans temalı resimleri ile tanındı. Çalışmalarının yarısından fazlası dansçılarla ilgiliydi. Bu çalışmaları aynı zamanda onun hareketin betimlemesindeki ustalığını gösteriyordu. Dans kadar at yarışları ve çıplak kadınlar çizmekte de başarılıydı. Portreleri de sanat tarihinin en başarılılarından kabul edilir. Degas, kariyerinin başlarında tarihi temalar işleyen bir ressam olmayı istedi. Bu sebeple titiz bir akademik eğitim aldı ve klasik sanat üzerine çalıştı. Otuzlarının başlarına geldiğinde kararını değiştirdi. Böylece çağdaş konuları geleneksel metodlarla resmeden, modern yaşamın klasik ressamı haline geldi. Degas, Célestine Musson De Gas ve Augustin De Gas’nın en büyük çocukları olarak Paris’te dünyaya geldi. Babası bankacıydı. Ressamın ailesi varlıklı sayılırdı. 11 yaşında Lycée Louis-le-Grand’e başlayan Degas, 1853 yılında edebiyat dalında derece alarak mezun oldu. Ressam çok küçük yaşlarda resme başladı. On sekiz yaşına geldiğinde evindeki bir odayı stüdyoya çevirdi ve Louvre’daki eserlerin kopyaları üzerine çalıştı. Fakat babası, onun hukuk okumasını istiyordu. Kasım 1853’te Paris’teki Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Ancak derslerinden geçmek için hiçbir çaba sarf etmiyordu. 1855 yılında Degas çok saygı duyduğu Jean Auguste Dominique Ingres ile tanıştı. Ingres ona “Çizgiler çiz genç adam. Pek çok çizgi” tavsiyesinde bulundu. Aynı yılın Nisan ayında Degas, Ecole des Beaux-Arts’a (Güzel Sanatlar Okulu) kabul edildi. Orada Louis Lamothe ile birlikte çalıştı ve Ingres’nin tarzını takip etti. Temmuz 1856’da İtalya’yı ziyaret etti ve bu ülkede üç sene kaldı. O yıllar boyuca Michelangelo, Raphael, Titian ve Rönesans’ın diğer ressamlarının resimlerini kopyaladı. Akademik ve klasik sanat tekniklerini çalıştı ve bu konularda tecrübe kazandı. 1859 yılında İtalya’dan döndükten sonra Louvre’daki resimleri kopyalamaya devam etti. Orta yaşlarına kadar coşkulu bir kopyalayıcıydı. 1860’ların başında çocukluk arkadaşı Paul Valpinçon’u Normandiya’da ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında at resimleri çizmeye başladı. 1865 yılında ilk defa Paris Salonu’nda bir eseri sergilendi. Jüri, “Scene of War in the Middle Ages” isimli tablosunu seçmişti. Bu tablo sergide çok fazla ilgi çekmedi. Gelecek beş sene boyunca Paris Salonu’na resimleri kabul edildi. Fakat Degas daha fazla tarihi resim çizmek istemiyordu. 1866 yılında çizdiği “Jokeyin Düşüşü” artık daha çağdaş konulara eğileceğinin işareti gibiydi. Sanatındaki bu değişikliğin esin kaynaklarından biri de 1864 yılında Louvre’da resim kopyalama çalışması yaparken tanıştığı Edouard Manet idi. 1870 yılında Fransa-Prusya Savaşı çıktı. Degas da askere çağrılmıştı. Paris’i savunmak ona resim yapmak için çok az zaman bırakıyordu. Silah talimi sırasında gözlerinde bir sakatlık olduğu ortaya çıktı. Hayatının geri kalan kısmında da gözlerindeki problemler kalıcı oldu ve ressamı endişelendirdi. Savaştan sonra, 1872 yılında, Degas, erkek kardeşi René ve bazı akrabalarının yaşadığı New Orleans’a gitti ve orada uzun süre kaldı. Esplanade Bulvarı’nda yaşadığı süre boyunca pek çok esere imza attı. Bunların arasında aile üyelerinin portreleri de vardı. Ressamın New Orleans’ta çizdiği resimlerden biri de “New Orleans Pamuk Borsası” idi. Bu eser, Fransa’da büyük ilgiyle karşılandı ve yaşadığı süre boyunca bir müze tarafından satın alınan tek tablosu oldu. Degas, Paris’e 1873 yılında döndü. Bir sonraki sene babasını kaybetti. Mülklerin paylaşımı sırasında Degas’nın erkek kardeşi René'nin büyük miktarda iş borcunun olduğu ortaya çıktı. Ailenin ismini koruyabilmek için Edgar Degas’nın evini ve kendisine miras kalan sanat koleksiyonunu satması gerekti. Böylece ressam bir anda kendini gelir elde etmek için sanatsal çalışmalarını satmak zorunda buldu. Paris Salonu’nun büyülü ortamından çıkmak zorunda kalan Degas, kendini bir grup genç ressamla bağımsız sergiler açarken buldu. İzlenimci sergiler olarak adlandırılacak sergilerin ilki 1874 yılında  açıldı. İzlenimciler, 1886 yılına kadar yedi sergi daha açtılar. Degas, bu organizasyonların düzenlenmesinde aktif rol alıyor ve çalışmalarını sergiliyordu. Fakat aslında gruptaki diğer ressamlarla ortak özelliği yoktu. Hatta onların dışarıda resim yapmasını alaya alıyordu. Sosyal konulardaki muhafazakârlığı yüzünden sergilerin yarattığı skandaldan ve beraber çalıştığı ressamların yaptığı reklamdan tiksiniyordu. Basının kendilerine yakıştırdığı ve popülerleştirdiği “İzlenimci” tanımını reddediyordu. Jean-Louis Forain ve Jean-François Raffaëlli gibi gelenekselci ressamların da bu sergilerde eserlerinin sergilenmesi konusunda ısrar ediyordu. Eserlerinin satışından kazandığı paralarla finansal durumunu düzelttikten sonra, saygı duyduğu ressamların resimlerini tutkuyla toplamaya başladı. Bu ressamlar arasında eski ustalardan El Greco ve çağdaşlardan Manet, Camile Pissarro, Paul Cézanne, Paul Gauguin ve Van Gogh yer alıyordu. Üç ressamı ise idolleştirmişti: Ingres, Delacroix ve Honoré Daumier. Bu ressamların eserleri koleksiyonun önemli parçalarıydı. 1880’lerin sonunda Degas fotoğrafa da ilgi duymaya başladı. Birçok arkadaşının fotoğraflarını çekti. Bunlar arasında Renoir ve Malarme de vardı. Ayrıca dansçıların ve çıplakların da bol miktarda fotoğrafını çekerek bunları resimlerinde ve çizimlerinde kullandı. Yıllar geçtikçe Degas daha da içine kapanıyor ve çevresinden uzaklaşıyordu. Bu içe kapanmada bir ressamın özel hayatı olamayacağı düşüncesinin rolü vardı. Dreyfus Davası tartışması onun Yahudi karşıtı eğilimlerini ortaya çıkardı ve Yahudi arkadaşları ile arası bozuldu. Hayatının daha sonraki kısmında ressam bu kayıplar yüzünden pişmanlık duyacaktı. 1907 yılının sonlarında heykele ilgi duymaya başladı ve 1910’ların sonuna kadar heykelle ilgilendi. 1912’de ise bu ilgisine tamamen son verdi. Hiç evlenmeyen ressam hayatının son dönemlerini neredeyse kör, rahatsız bir şekilde Paris’in sokaklarını dolaşarak geçirdi. Bütün yakın arkadaşlarından uzakta üzgün ve yalnız geçirdiği yıllardan sonra 1917 yılında vefat etti. Degas çoğunlukla izlenimci olarak tanımlandı. Bu tanımlama anlaşılabilirdi fakat ressam için uygun değildi. İzlenimcilik, 1860’lar ve 1870’ler arasında Gerçekçilik akımının bir parçası olarak doğmuştu. İzlenimciler, dünyanın gerçeklerini parlak, göz kamaştırıcı renkler kullanarak, ışığın etkilerine konsantre olarak ve manzaraları doğrudan çizerek göstermeye çalışıyorlardı. Teknik olarak, Degas, izlenimcilerden, sanat tarihçisi Frederick Hartt’ın dediğine göre “İzlenimcilerin renk parçalarını uygulamayarak” ayrılıyordu.  Ayrıca, açık havada resim yapmayı reddediyordu. Bir başka sanat tarihçisi Carol Armstrong ise “Sergileri gezen eleştirmenlere göre o bir anti-izlenimciydi” dedi. Degas ise bu konuda “Hiçbir sanat benimkinden daha anlık olamaz” demişti. Bütün bunlara rağmen başka sanat hareketleri ile karşılaştırıldığında en çok İzlenimci olarak tanımlanabildi. Paris hayatından manzaralar yansıttığı eserleri, renk ve şekille olan tecrübeleri, Mary Cassatt ve Manet gibi izlenimcilerle olan dostluğu onu izlenimci harekete yaklaştırıyordu.
  
Paul Cézanne (1839-1906)

Fransız post-empresyonist ressam ve gezgin. Modern sanatın gelişmesine yaptığı katkılar ve etkisi nedeniyle çoğu zaman modern sanatın babası olarak anılmıştır. Empresyonizm ile kübizm arasında bir köprü oluşturmuştur. Cézanne Aix-en-Provence’da doğmuş ve orada okula gitmiştir. 1859-1861 arasında hukuk okurken resim dersleri almıştır. 1861 yılında resim sanatını öğrenmek için Paris’e, çocukluk arkadaşı Emile Zola’nın yanına gitmiştir. İsviçre Akademisi’nde ve Louvre’da çalışmıştır. Renoir, Pissaro, Sisley, Guillaumin gibi sanatçılarla tanışmıştır. Delacroix, Courbet, Manet’ye karşı hayranlık duymuştur. Güzel Sanatlar Akademisi’nin giriş sınavlarında başarılı olamamış ve bu sebeplede Aix’e geri dönmüştür. Bütün zamanını resme ayırmıştır ve Salon’a gönderdiği bütün tabloların geri çevrilmesine karşın resim çalışmalarını sürdürmüştür. Eski İtalyan ustalarının yapıtlarını kopya ederek, portreler, natürmortlar ve bazen de manzara resimleri yapmıştır. Paris Salon jürisi Cézanne’nın eserlerini gösterime sunmayı 1864’den 1869’a kadar her sene reddetmiştir. Bu nedenle Cézanne tablolarını ilk kez, Paris Salon tarafından reddedilmiş eserlerin gösterime sunulduğu Salon des Refusés’de 1863 yılında gösterime sunmuştur. Yaşamı boyunca eserleri nadiren gösterime sunmuş, sakin bir hayat yaşamış, belli başlı birkaç konuda resim yapmayı tercih etmiştir. Bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında “Ressamın Babası”, “Zenci Scipio” (1865, Sao Paulo Müzesi), “Louis-Auguste Cézanne’nın l’Evenement’i Okurken Portresi” (1866), “Pamuk Takkeli Adam” (1865-67), “Ressam Achille Emperaire’ın Portresi” (1866), “Zola’yı Okuyan Paul Alexis” (1869), “Hasır Şapkalı Boyer’ın Portresi” (1869-70) ve “Magdalen ya da Elem” (1866-68) adlı resimleri, “Siyah Mermer Saat” (1869-70, özel kol., Amerika) ve “Teneke Çaydanlıklı Natürmort” (1869-70) adlı natürmortları ve “Estaque’da Eriyen Karlar” (1870) ve “Şarap Pazarı” (1872) adlı manzaraları sayılabilir. Bu eserlerde kalın renk katları ve siyah gölgeler dikkati çeker. Siyah, kahverengi, gri ve Prusya mavisinin ağır bastığı köyü ve kasvetli renklere ek olarak alışılmadık bir beyaz renk kullandığı görülür. Cézanne’nın Empresyonistlerle ve özellikle İsviçre Akademisi’nde tanıştığı Pissarro ile olan dostluğu onun donuk renkleri bırakarak Empresyonistlerin parlak, açık tonlu renklerini kullanmasını sağlamıştır. Kalın renk katmanları tekniğinden vazgeçip hafif fırça vuruşlarıyla noktalama yöntemine yönelmiş, pıhtılaşmış gibi görünen yüzeyler kullanmıştır. 1872-82 yılları arasındaki bu dönem Cézanne’nın Empresyonist dönemidir. “Modern Bir Olympia” (1873), “Asılmış Adamın Evi” (1873, Louvre Müzesi, Paris), “Yıldızçiçekleri” (1875), “Kırmızı Koltuklu Madame Cézanne” (1877, özel kol., Amerika), “Victor Chocquet’nın Portresi” (1876-77), “L’Estaque” (1878-79, Louvre), “Pontoise’da Cote de Jalais” (1879-82), “Kavaklar” (1879-82) ve “Maincy Köprüsü” (1879, Louvre) gibi birçok ünlü eseri bu döneme aittir. Cézanne’nın izlenimciliğin kurallarından ayrılan sanatı hızla, daha yalıncı ama daha  çok işlenmiş ve yapıya daha çok önem veren bir tutuma doğru gelişti. Tarzını düş gücünden ve gözlemlerinden kaynaklanan öğelerle zenginleştirdi. Desen güçlülüğü ile renklerin anlatım duyarlılığını birleştirdi. Klasik perspektif kurallarına pek uymayan Cézanne’nın tutumu sonradan büyük ölçüde etkilediği Kübistlere öncü oldu. Bu arada 1886 yılında Emile Zola ile L’Oeuvre isimli romanı yüzünden araları açıldı. Hortense Fiquet ile evlendi. “Karısının Portreleri”, “Mavi Vazo ve Sepetli Natürmort” (Louvre) “Kırmızı Yelekli Çocuk” (1890-95), “Cezveli Kadın” (1890-95, Louvre) ve “Kağıt Oynayanlar” (1890 yıllarında çeşitli versiyonları), “Gustave Geffroy’un Portresi” (1895) ve “Bir Soytarı” adlı tablolarıyla sanatı dengeye ve yetkinliğe ulaştı. Çalışmalarında derinliği kaldıran sanatçı katlama bir perspektif uyguladı. “Peppermint Lisesi”, “Elmalar ve Portakallar” (1895-1900, Louvre) gibi natürmortları bu yönelişi vurgulayan başlıca yapıtlardır. Sanatçının son on yıllık dönemi lirik dönemi olarak bilinir. Bu dönemde belli bir lirizme ve daha özgür fırça vuruşlarına yönelerek gösterişli ve cüretkâr yapıtlar verdi. Aynı zamanda daha hızlı bir yöntem olan suluboya tekniğini de kullanıyordu. Eserlerinde henüz başlamakta olan kübizme özgü kesin akılcı yaklaşımın belirtileri seçilir. Aynı zamanda renkleri ve biçimleri lirik bir anlayışla kullanan Fovist akımın özellikleri de göze çarpar. “Sainte-Victoire Dağı, Annecy Gölü” (1896), “Bibemuş’daki Kayalar ve Dallar” (1904) ve “Kara Şato” (1904-06) adlı tabloları bu tarz çalışmalardır. Yaşamının son yıllarında gerçekleştirdiği “Les Grandeş Baigneuses-Yıkanan Kadınlar” (1902-06) adlı tablosuyla Cézanne’nın sanatı doruk noktasına ulaştı. Bu tablo, ritmik kompozisyonu, kesin hatlarla üst üste konulmuş düzlemleri ve resmin bütününün taşıdığı uyumla görkemli bir eserdir ve Picasso’nun hemen hemen aynı zamanlarda yaptığı “Avignon’lu Genç Kızlar” adlı tablosunu anımsatır. Cézanne’nın yapıtları, özellikle 1907’de Paris’te açılan Salon d’Automne’dan sonra XX. yy. resminin en önemli kaynakları arasında sayıldı. Cézanne, sonradan modern resmin doğmasına yol açacak olan fovlar, kübistler ve soyut sanatçılar gibi yeni kuşağı büyük ölçüde etkiledi. Cézanne, 1906’da fırtına esnasında dışarıda resim yaparken rahatsızlanmış, bir hafta sonra, 22 Ekim’de zatürreden vefat etmiştir. 20. yüzyıl modernistlerine göre Cézanne modern resmin babasıdır.
 
Claude Monet (1840-1926)

Empresyonist (izlenimci) ressam. Oscar-Claude Monet veya Claude Oscar Monet olarak da bilinir. İzlenimcilik terimi, Monet’nin “İzlenim: Gün Doğumu” adlı resminden gelmektedir. İzlenimcilik, modern resim sanatındaki ilk büyük devrimci harekettir. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle oluşturduğu değişik renklerde noktalarla istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmıştır.Giverny, Seine nehrinin sağ yakasındadır. Köy, Paris’ten 80 km uzakta ve Normandy ile İle-de-France vilayetleri arasındaki sınırdadır. Empresyonizmi tanıyor ve romantizmden hoşlanıyorsanız Claude Monet’nin nilüferleri resmedişini hatırlarsınız. Monet, bu bahçeye havuz kazdırıp bir de Japon köprüsü inşa ettirmiştir. Ölünceye kadar Giverny’de yaşamayı seçen Monet’nin nilüfer havuzunda söğüt ve kavak ağaçları, suda yansımalar dansı yaparak sarkmakta, etrafını ise zambak ve glayöller süslemektedir. Burası Monet’nin Fransa Giverny’deki havuzlu bahçesidir. Monet’nin nilüfer çiçeklerine baktığınızda, onlarda ne kadar çeşitliliğin var olduğunu anlamaya başlarsınız. Havuzda su derine bakar ve diğer resimlerinde Monet, suyun yüzeyine odaklanmıştır. Burada resimlerinin nasıl tek bir konuyla ilham kaynağı olduğunu anlamaya başlarsınız. Ama Monet’nin dış dünyayı resmetmediğini sanmayın. Birçok resmini atölyesinde yapmıştır: “Manzaralarımın yaşamdan resmedilip edilmediği hiç kimseyi ilgilendirmez ve ne olduğunun önemi yoktur” demiştir. “Giverny bahçeleri, Monet tarafından hazırlanan birer palet idi. Gözlerine dünyanın altın tonları olarak gelen parlak sarı, safran renk, portakal rengi bir ay kadar sürer, ertesi ay sihirli bir değnekle yerden tüm mavi tonları yükselirdi” diyor Le National yazarı Jacques des Gachons (19 Aralık 1926). Le Figaro yazarı Arsene Alexandre ise 10 Aralık 1926 tarihli yazısında “Monet, hava, ışık ve çiçekle dolu şarapla sarhoş olmaya çabaladı. Renk kullanımı konusunda, elde edilebilen her şeyi inkâr edilemeyecek şekilde elde etmişti. Değişen görünümleri aldı ve doğanın her anını kavramaya çalışıp onları kalıcı yaptı” demiştir. Monet, Paris’te doğmasına rağmen Boudin tarafından 1850’lerin ortalarında ilk manzara resmiyle tanıştırıldığı Le Havre’da büyüdü. Normandiya sahiline olan tutkusu nedeniyle özellikle Dieppe, Pourville, Etretat ve Varengeville’deki çalışmalarıyla 1880’lerde tekrar oraya döndü.
Claude Monet, manzara resimlerini derinden etkileyen empresyonizmin öncüsü  olmuştur. Monet, Paris’ten Glenyre’deki atelyesine gidip gelirken empresyonist grubun önemli kişileri ile tanışmıştı. Yerleşik resim tekniklerine ara veren Monet, gündüzün, atmosferin ve renk-ışık mevsiminin kısa süreli etkilerini elde etmiştir. Onun sanat eserleri tıpkı bir prizma gibi siyah ve gri tonlar olmadan renkleri tek tek ayırmıştır. Değişen ışık ve hava koşullarını tasvir ettiği aynı resmi sayısız kez çalışmıştır. En beğenilen resmi “Kırmızı eşarp: Bayan Monet’nin portresi”dir. Hayatının aşkı Camille, soğuk ve rüzgârlı bir günde verandada pencerenin arkasında görünmektedir. Eşinin kendisine kırmızı atkı giyinmiş halde iken bir anlık bakışını yakalamıştır. Özel yaşamında aldığı zevke ilgisinin dönmesiyle eşini ve oğlunu içine alan konuları çalışmıştır. Kar soğuğundan şık bir kırmızı eşarp ile korunarak pencerenin dışından geçen Camille’in portresinde anlık bakış hali vardır. Resmi muhtemelen 1860’ların sonu ile 1870’lerin başında yapmıştır. Bu çalışmanın renkleri alışılmadık biçimde yumuşatılmıştır. Dikkatimizi dış mekâna çekmek için sadece kırmızı eşarp baskın renktedir. Eserin adında sanatçının eşi olarak özel biçimde bir tanımlama yapılmıştır. Kapı boşluğu ya da pencere elbette standart bir resim motifidir, ama normalde panoramik dış mekâna açılır. Burada Bayan Monet, sadece dışarıda değil besbelli ki kar soğuğundan korunmak için mantosunu sıkı sıkıya tutarak üşümüş haldedir. Camille’in dirseğindeki ufuk çizgisi resmi düzleştirmektedir. Sonuç şu ki; sanki soğuğun yürümesine izin vermesi için yalvarırcasına pencereye karşı hemen hemen yüksek konumda kalmıştır. Claude ve Camille Monet ilişkisindeki derin anlaşmazlıkları açıklayan rahatsız edici bir tuvaldir bu. Biliyoruz ki 1876’nın sonlarında Monet, Camille’in ölümünden iki yıl önce oğlu Jean-Pierre’in başının belâlısı bayilerinden birinin karısı olan Alice Hoschede’e âşık olmuştu.
 

Kaynak: Wikipedia The Free Encyclopedia 
 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 23 ziyaretçi (74 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=