Kübist Akım
Kübist Resim Akımı'nın Yabancı Ressamları (kronolojik sırayla)


Pablo Picasso (1881-1973)

İspanyol ressam ve heykeltıraştır. 20. yüzyıl sanatının en iyi bilinen isimlerindendir. Georges Braque ile birlikte kübizm akımının temelini atmıştır. Picasso 25 Ekim 1881’de Malaga, İspanya’da doğdu (ismini annesi rüyasında görmüştür). Babası bir ressam ve resim öğretmeniydi. Küçük yasta resim yapmaya babası tarafından
yönlendirildi. Resim yeteneği kısa sürede keşfedildi. 1895’te Barcelona Güzel Sanatlar Okulu’na girdi. 1901 yılından itibaren anne soyadı olan Picasso’yu kullanmaya başladı. Desenleri İspanyol bir dergi olan Juventut’ta yayımlandı. 1900’de ilk kez Paris’e gitti. Dönemin yenilikçi sanatçılarının yaşadığı Montmartre semtinde bir süre para içinde yaşadı. Picasso yaklaşık 1901-04 arasındaki ilk dönem yapıtlarında sıradan insanların, sirk palyaçolarının, akrobatlarının resimlerini yaptı. Büyük kentlerdeki yaşam kadar, sirk yaşamı da ilgisini çekiyordu. Ne var ki, tablolarında bu yaşamın hüzünlü yanını yansıttı. Sanatçının bu dönemi 'Mavi Dönem' olarak tanımlanır. Bu dönemde Picasso, soğuk renklerin aksine neşeli portakal ve pembe renkleri kullandı. Bunun muhtemel nedeni ise o dönemde arkadaş olduğu Fernande Olivier ile olan ilişkisiydi. Bu dönemde de akrobatlar ve palyaçoları eserlerinde kullandı. Bu dönem, “Mavi Dönem”in aksine Fransız etkisindeydi. Bu dönemin en ünlü eserleri “Garçon a la pipe”, “Woman in chemise (Madeleine)”, “Lady with a Fan”, “Two Youths”, “Harlequin Family”, “Harlequin’s Family With An Ape”, “La famille de saltimbanques”, “Boy with a dog”, “Nude boy” ve “The girl with a  goat”tur. Picasso, Georges Braque ile kübizmin temellerini atmış sayılmaktadır. 1907’den 1914’e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yapar. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında Picasso, Jean Cocteau ile beraber Roma’da kalır. Burada sahne dekoratörü olarak çalışırken dansçı Olga Kokhlova’yla tanışır. Picasso ikinci eşi olan Olga Kokhlova ve oğlunun birçok portresini yapmıştır. (Paul en Pierrot, 1925, Picasso Müzesi, Paris). 20’li yılların başında ressam klasisizme geri döner: “Trois Femmes à la fontaine” (1921, Modern Sanat Müzesi, Paris). Ayrıca mitolojiden de esinlenir: “Les Flûtes de Pan” (1923, Picasso Müzesi, Paris). Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı’na göre, toplam resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir. Bir genelevdeki beş hayat kadınını gösteren ve Kübizm akımının en önemli örneklerinden biri olarak görülen ünlü eseri “Avignonlu Kadınlar”, Fransa'da 1907 yazında çizilmiştir. En tanınmış eseri Alman ordularının Gurnica kasabasını bombalamasını anlatan “Guernica”  adlı eseridir. Resim 1937’de yapılmıştır. Bu resim şu anda Madrid’de Reina Sofía Müzesi’nde bulunmaktadır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, “Bu resmi siz mi yaptınız?” diye soran bir Alman generaline, “Hayır, siz yaptınız” cevabını vermiştir. Bu resim Picasso’nun savaşa ve Guernica’nın bombalanmasına karşı duyduğu güçlü nefreti anlatmaktadır. Resimdeki insan ve hayvan figürleri acı, hüzün ve savaşa karşı duyulan nefreti yansıtmaktadır.
 
Amadeo Modigliani (1884-1920)

Ressamın Yahudi kökenli ailesi, 18. yüzyılın başlarında göçmen olarak gelip Livorno’ya yerleşmişti. Amadeo, ailenin dördüncü ve son çocuğuydu. 1895 yılında geçirdiği veremin ardından 1898 yılında tifoya yakalanınca lise eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Bu yüzden sanata yönelerek resim dersleri almaya başladı. 1901’de ikinci kez verem geçiren Amadeo, annesi tarafından Napoli’ye götürüldü, tedavisine bu şehirde devam edildi. Ders aldığı Guglielmo Micheli, onun akademik eğitim alması gerektiğini söyleyince Modigliani, 1902’de Floransa’daki Güzel Sanatlar Okulu’na başladı ve bir yıl sonra da Venedik’teki Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydoldu. Ayrıca Venedik’te uyuşturucuyla tanıştı. 1906’da Paris’e gitti ve Montmartre’deki beş parasız sanatçıların toplandığı Le Bateau-Lavoir’a yerleşti. Orada komşuluk yaptığı ressamlardan biri de Pablo Picasso idi. Paris’in bohem yaşamına ayak uydurarak alkol ve içki bağımlısı oldu. Bitkin düştüğü için ailesinin yanına Livorno’ya döndü. Tekrar sağlığına kavuştuğunda Paris’e dönüp Montparnasse’da bir stüdyo kiraladı. Romanyalı heykeltıraş Constantin Brancusi ile tanışınca resmi bırakıp heykeltıraşlık yapmaya başladı ve bu alanda da başarılı oldu. 1912 yılında Salon d’Automne’da sergilediği yapıtları ilgi görmesine rağmen 1914’te heykel çalışmalarını tümüyle bitirip tekrar resme döndü. İtalyan Rönesans ressamlarını incelemiş ve çalışmalarının çizgisel benzerlikleri sebebiyle sık sık Boticelli ile kıyaslanmıştır. Paris’teyken tıpkı heykeltıraş Brancusi gibi Fauves ve Cubists’den etkilenmiş, buna rağmen çalışmaları zamanının sanat hareketleriyle ilişkili olmaması ya da çalışmasını yansıtmaması nedeniyle bireyselci olarak tanımlanmıştır. Fazlasıyla uzamış kadın figürleri sanatında yaygındır. Resimleri çarpıcı biçimde kadın cinselliğini temsil eder. I. Dünya Savaşı çıkınca orduya katılmak istese de sağlık sorunları nedeniyle kabul edilmedi. 1916 yılında Polonyalı şair Leopold Zborovski ve eşi Anna ile tanıştı. Modigliani çiftin birçok tablosunu yaptı. 1917  yılında Academie Colarossi’de çizim çalışmaları yaparken ve yapmayı düşündüğü bir tablosu için model ararken arkadaşı olan Rus heykeltıraş Chana Orloff, onu 19 yaşındaki güzel sanatlar öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırdı. Jeanne Hébuterne’in tablosunu bitirdikten sonra çiftin aralarındaki ilişki bitmedi ve beraber yaşamaya başladılar. Koyu Katolik bir aileden gelen Jeanne’nin, bir Yahudi olan Modigliani ile olan ilişkisine ailesi karşı çıkmasına rağmen birliktelikleri sürdü. Ressam, arkadaşı Leopold Zborovski’nin de cesaretlendirmesiyle 3 Aralık 1917'de Paris’te Berthe Weill Galeri’de 32 tablodan oluşan ilk kişisel sergisini açsa da sergi, çok sayıda çıplak kadın çalışması barındırdığı gerekçesiyle Paris polisi tarafından kapatıldı. Bir ressam olan alt kat komşuları Manuel Ortiz de Zárate, bir akşam Modigliani’yi ziyarete geldiğinde onu baş ağrıları içerisinde bularak doktor çağırdı. Gelen doktor hastanın tüberküloz ve menenjit nedeniyle umutsuz bir durumda olduğunu söyledi. 24 Temmuz 1920’de öldükten sonra düzenlenen törenle toprağa verilişinden 2 gün sonra ikinci çocuğuna hamile olan karısı Jeanne, kendini beşinci kattaki odasının penceresinden atarak intihar etti. Jeanne ve Modigliani ayrı mezarlıklarda toprağa verilse de 1930 yılında Jeanne’in ailesi, onun Modigliani’nin yanına gömülmesine razı oldu. Her ikisi de ölünce 15 aylık kızlarını Modigliani’nin kız kardeşi Florence evlatlık alarak yetiştirdi. Saplantılarına rağmen kendini sanatına adayan ilk ve en önemli bir sanatçı olmuştur.
 
Salvador Dali (1904-1989)

İspanyol sürrealist ressamdır. Gerçeküstü eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlenmiştir. Dalí, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikalı animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı “Destino”  adlı kısa çizgi film, 2003’te “en iyi kısa animasyon filmi” dalında Oscar adayı olmuştur. Katalonya doğumlu olan Dalí, 711 yılında İspanya’yı fethetmiş olan Mağribiler’in soyundan geldiğini iddia etmiş, “süslü ve cafcaflı olan her şeye, lüks hayata ve Doğu kıyafetlerine olan düşkünlüğünü”  de “Arap kökeni”ne bağlamıştır. Dalí hayatı boyunca, sanatıyla olduğu kadar eksantrik giyimi, davranışları ve sözleriyle de dikkat çekmiş, bu durum kimi zaman, onun sanatını takdir edenleri de etmeyenler kadar usandırmıştır. Bu davranışların getirdiği kötü şöhret, Dalí'nin geniş kesimlerce tanınmasını sağlamış ve eserlerine duyulan ilgiyi arttırmıştır. Ailenin 1901 doğumlu ilk çocuğu, Dalí’nin doğumundan tam dokuz ay on gün önce (1 Ağustos 1903’te) sindirim yolu iltihabından ölmüş, onun ismi olan Salvador da ikinci çocuğa geçmişti. İlk çocuklarının küçük yaşta ölmesini bir türlü kabullenemeyen Dalí çifti, küçük Dalí’nin yanında sık sık ölmüş ağabeyinden bahsediyor, ilk Salvador’un bir resmini yatak odalarının duvarında tutuyor ve Dalí’yle beraber düzenli olarak ilk Salvador’un mezarını ziyaret ediyorlardı. Bu durum, Dalí’nin küçük yaşta kendi kimliği konusunda karışıklık yaşamasına sebep oldu. Sonradan, hiç tanımadığı ağabeyi hakkında “iki su damlası gibi birbirimize benziyorduk, fakat yansımalarımız farklıydı. O, herhalde benim fazla mutlak olarak tasarlanmış ilk versiyonumdu” diye yazacaktı. Dalí'nin babası, sert ve otoriter karakterli bir noterdi. Annesi ise tam tersine sevecen ve anlayışlıydı ve oğlunun resim konusundaki çabalarına destek veriyordu. Dalí üç yaşındayken kızkardeşi Ana María doğdu. Evin tek erkek çocuğu olarak, annesi, kızkardeşi, teyzesi, anneannesi ve bakıcısından sürekli ilgi gören Dalí, küçük yaşlarından itibaren şımarık ve kaprisli bir karakter sergilemeye başladı. 1914’te annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazılan Dalí, 1919’da Figueres Belediye Tiyatrosu’nda ilk sergisini açtı. Şubat 1921’de ise çok sevdiği annesini meme kanserinden kaybetti. Annesinin ölümü hakkında “Hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım. Rûhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum” diye yazacaktı. Dalí'nin babası, karısının ölümünden kısa süre sonra baldızıyla evlendi. 1922’de Madrid’e taşınan ve buradaki San Fernando Güzel Sanatlar Okulu’na yazılan Dalí, ilk eserlerinde kübizm ve dadaizm etkileri gösterdi. Fransa ve İsviçre kökenli olan bu yeni akımlar, o sıralar Madrid’de pek yaygın değildi ve Dalí’nin eserleri kısa sürede ilgi çekmeye başladı. Dalí, Madrid’de geçirdiği yıllarda, kendisi gibi avangart sanata meraklı olan film yapımcısı Luis Bunuel ve şair Federico Garcia Lorca ile yakın arkadaş oldu. 1923’te disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılan Dalí, aynı yıl Girona’da anarşist gösterilere katıldığı için tutuklandı ve bir süre gözaltında  tutuldu. 1925’te okula geri döndü ve Barcelona’da ilk kişisel sergisini açtı. Resimleri eleştirmenler tarafından ilgi ve şaşkınlıkla karşılandı. Dalí 1926’da Paris’e gitti ve büyük saygı duyduğu Pablo Picasso ile tanıştı. Sonraki birkaç yıl boyunca, Dalí’nin eserlerinde Picasso etkisi ağır basacaktı. Paris gezisinden döndükten kısa süre sonra okulundan temelli kovulan Dalí, çok geçmeden askere alındı. Ekim 1927’de askerlik hizmetini bitirdi ve Mart 1928’de sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber, sanatta modernizmi ve fütürizmi savunan “Sanat Karşıtı Katalan Manifesto”yu yazdı. 1929’da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri “Bir Endülüs Köpeği”  adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris’e giden Dalí, burada ressam Joan Miro aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard’ın karısı Gala (asıl ismi Helena İvanovna Diakonova), tanıştıkları andan itibaren Dalí’nin ilgisini çekti ve 1929 yazında Dalí ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı. 1931 yılında Dalí, en meşhur eseri olan “Belleğin Azmini yaptı. “Yumuşak Saatler”  ya da “Eriyen Saatler”  olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dalí sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı. Dalí hayatı boyunca, 1500’den fazla resim ve onlarca heykelin yanı sıra, çeşitli taş baskı eserler, kitap illüstrasyonları, tiyatro dekorları ve kostümleri üretmiştir. Ayrıca, Man Ray, Brassaï, Cecil Beaton ve Philippe Halsman gibi fotoğraf sanatçılarıyla ve Elsa Schiaparelli, Christian Dior gibi moda tasarımcılarıyla beraber çalışmıştır. Bugün Dalí’nin eserlerinin büyük çoğunluğu, Figueres’deki Dalí Tiyatro ve Müzesi’nde bulunur. Florida’nın St. Petersburg kentindeki Salvador Dalí Müzesi, Madrid’deki Reina Sofia Müzesi ve Los Angeles’taki Salvador Dalí Galerisi de sanatçının yüzlerce eserini barındırır. Dalí’nin 1965’te New York’taki Rikers Island Hapishanesi’ne bağışladığı çarmıha gerilmiş “İsa” resmi, 1981’e kadar hapishanenin yemekhanesinde asılı durduktan sonra buradan alınarak hapishanenin lobisine asılmış, 2003’te ise kimliği belirsiz kişilerce lobiden çalınmıştır.


Kaynak: Wikipedia The Free Encyclopedia 
 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 30 ziyaretçi (96 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=