Hakkâklık
 
 
Hakkâklık
 

İnsanoğlu kendisini ifade edebilmenin aracı olarak dilini kullanmaya başlamış ve ardından buna bağlı olarak da yaşadıklarını saklamak üzere yazıyı geliştirmiştir. Gelecek kuşaklara aktarılmak istenenler için her dönem harf sistemi kullanılmamış. Eski Mısır’da olduğu gibi kimi zaman resimler harflerin yerine kullanılmış, toplumun yaşadığı önemli olaylar devasa sütunlara resmedilmiştir. İnsanlığın yeteneklerinin en güzide örnekleri duvarlara, ağaçlara, çeşitli madenlere hak edilmiş, insanlık, geçmişine dair sorduğu tüm soruları buralardan cevaplamaya çalışmıştır. İşte bu yüzden her dönem hakkâklık vazgeçilemez bir meslek olmuştur. “Hak”, Arapçada oyma, kazma anlamına geliyor. “Hakkâk” ise maden, taş, tahta üzerine yazı ya da resim oyan. Hakkâklığın meslek olarak anılması ise değerli taşlardan, şemse, madalya kalıpları, minyatürler, tütün tabakası, nargile ve tespih başlarının oyulmaya başladığı dönemdir. Hakkâklık en parlak çağını Osmanlı’da mührün yaygınlaştığı dönemde yaşar. Kişinin imzası olan mühür, önce bir çeliğin üzerine resmedilir sonra da yine çelikten yapılma ince uçlu hak kalemleriyle küçük parçalar koparılarak tıraşlanırdı. Yüksek mevkiden saray erkânının mühürleri işinin ehli ustalara yaptırılır, hatta bu usta hakkâklara saraylardaki ve zengin konaklardaki değerli süs eşyaları da hak ettirilirdi. Hakkâklık basitçe madene şekil verme değildir. Yetenekle doğrudan bağı vardır. İyi bir ressam olmadan iyi bir hakkâk da olunamaz. Zaten hakkâklar istenen şekli önce kâğıtlara çizer, sonra müşterilerin beğenisine sunarlardı. Başarılı hak örnekleri daha sonra hakkâk mecmuasında biriktirilirdi. Hakkâklık Osmanlı’da çok önemli bir meslek haline gelince hakkâklar İstanbul Beyazıt çevresinde toparlanmış ve günümüze kadar yaşama şansı bulamayan Hakkâklar Çarşısı’nı kurmuşlar. Cumhuriyetin ilanından sonra değişen ihtiyaçlarla beraber hakkâklık birçok şeyin kalıbını hazırlayan kârlı mesleklerden olmaya başlamış. Kullandığımız plastik taraklardan önemli makine parçalarına kadar her şeyin önce hakkâklar tarafından dişi ve erkek olmak üzere iki parça halinde kalıpları çıkarılır, sonra da bu kalıba dökülen çeşitli maddelerle eşyanın gerçek şekli oluşturulur. Hakkâk, küçük bir parçanın dahi kalıbının çıkarılması işini aldığında kalıpları hazırlamak için günlerce hatta aylarca hak kalemleriyle ince ince çalışmak zorundadır. Hak kalemleri de özel bir üretimin sonucudur. Çeşitli boyutlarda ince uçlara sahip kalemler çeliğe şekil vermede olmazsa olmaz rol oynarlar.

1957 yılında makinelerin gelişmesiyle hakkâkların el işçiliği yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlar. Ama Türkiye’de okuryazar oranı çok sonraları geliştiği için 1970’li yıllara kadar okuma-yazma bilmeyenler bankacılık ve devlet dairesindeki resmi işlerde hakkâkların kazıdığı mühürlerle işlerini görmüşlerdir.
 

Göktürk Yazıtları (Orhun Abideleri - Göktürk Kitabeleri)
: Türk dilinin en eski yazılı örnekleri sayılan yazıtlardan oluşur. Bugün Moğolistan’da, Orhun ve Yenisey ırmakları yöresinde geniş bir alana dağılmış olan anıtlardır. Yazıtlar 38 rünik harften oluşan Orhun alfabesi ile yazılmıştır. Büyük çoğunluğu taşlar üzerine kazılı olan Orhun Yazıtları geniş bir bölgede dağınık bir biçimde bulunur. Yazıtta Türk ve Çinli sanatçılar birlikte çalışmış, yazıları da Bilge Kağanın yeğeni Yolluğtiğin kazımıştır. Kültigin’in ölümünden sonraki olayların da anlatıldığı yazıtın hakkâki (kazıyıcı) yine Yolluğtiğindir.
 

Adını Esnaf Gruplarından Alan Mahalle veya Semtle :
İstanbul mahalle ve semtlerinin önemli bir kısmı ismini, o mahalle veya semtteki muayyen bir esnaf ya da pazaryerinden almaktadır. Bu yoğunlaşma ayrıca esnafın dayanışma ve birlik kavramını da güçlendirmekteydi. Bu durum tüketici açısından ise ihtiyaçlarını karşılamada büyük kolaylık sağlıyordu.


 
Kaynak
Hakkâk Yücel Pantograf
 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 30 ziyaretçi (110 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=