İnkalar

İnkalar

İnka İmparatorluğu, Kolomb öncesi Amerika'nın en büyük imparatorluğudur. “İnka” terimi, yarı efsanevi kurucu Manco Capac'tan 1532'de İspanyollara yenik düşmüş Atahualpa'ya dek toplam 13 imparatordan oluşan bir hanedanın hükmettiği Kolomb öncesi Güney Amerika halklarının tarihi ve uygarlığına ilişkin her türlü olayı kapsayan bir ifadedir.

Bu uygarlıkta başta bulunan ulu öndere “İnka'nın tek efendisi” anlamına gelen Sapa İnka” unvanı verilirdi. İnka İmparatorluğu Kolomb öncesi Amerika’nın üç büyük imparatorluğundan biridir. Bir yüzyıldan az bir zamanda kurulan İnka İmparatorluğu (Quechua dilinde “dört eyalet”i ifade etmek üzere “dört çeyrek” anlamına gelen Tawantinsuyu ya da Tahuantinsuyu) And Dağları boyunca geniş bir bölgeye yayıldı. En parlak döneminde bir yandan bugünkü Kolombiya’dan Arjantin ve Şili’ye, diğer yandan Ekvador, Peru ve Bolivya’ya uzanıyordu; yani And Dağları ve Büyük Okyanus kıyıları boyunca Güney Amerika’nın batı kısmında uzanıyordu. Bu yaklaşık 4000 km uzunluğunda ve 3 milyon km²'den fazla bir bölge demekti. Başkenti bugünkü Peru’nun Cuzco kentiydi.

 

Bu imparatorluğun benzerine az rastlanır bir özelliği, özgün bir devletçi örgütlenmeyle, kendisini oluşturan halkların sosyokültürel çeşitliliğini tek bir çatı altında birleştirebilmiş olmasıydı. İnka İmparatorluğu böylece toprakları üzerinde sayıları 700’ü aşan farklı dillerde konuşan birçok farklı halkı ya da etnik topluluğu bir araya getirebilmişti. Bununla birlikte İnkalar resmî dil olarak Quechua dilini benimsetmişlerdi.

 

İmparatorluğun idari, siyasi ve askerî merkezi, yarı efsanevi bir kişilik olan Manco Capac liderliğinde kurdukları, günümüzde Peru'da bulunan Cuzco (Quechua dilinde “Qosqo”) kentidir. İlk kez Peru'nun dağlık arazilerinde bir oymak olarak ortaya çıkan İnkalar zamanla önce krallık, daha sonra (XIV.-XV. yüzyılda) imparatorluk haline geldiler. Politeizm, animizm ve Şamanizm’in bir karışımı olarak ifade edilebilecek İnka dininde İnka hanedanınca desteklenen ve ibadet edilen tanrı, İnti'dir (Güneş Tanrısı). İnkalar bu tanrının bedenlenmiş temsilcisi olarak gördükleri imparatorlarını “Güneşin Oğlu” diye tanımlardı.

 

Manco Capac, Peru'daki İnka Hanedanlığı'nın efsanevi kurucusudur. İnkaların kökenine ilişkin sözlü gelenek yoluyla aktarılan, sonradan İspanyollarca kaleme alınan çok çeşitli efsaneler ve versiyonları bulunmaktadır. Manco Capac için bir efsanede, Viracocha’nın oğlu olduğu söylenir. Bir diğerinde ise Titicaca Gölü´nde Güneş Tanrısı İnti tarafından büyütüldüğü söylenir. Manco Capac ve Mama Ocllo efsanelerine göre, İnkalar Manco Capac’ın soyundan gelmektedir. Kırıp geçiren büyük tufandan sonra insanlara uygarlığı öğretmek üzere, Tanrı Viracocha tarafından gönderilen Manco Capac, kızkardeşi ve aynı zamanda eşi olan Mama Ocllo ile Titicaca Gölü’nden çıkagelmiştir. Efsaneye göre, her ikisi Manco Capac’ın altından yapılma, yerleşilecek yeri göstermek üzere tümüyle toprağa gömülü olan büyülü asâsının bulunduğu yere kadar gelirler. Asânın bulunduğu toprak onlara gerekenleri tedarik edebilecek yeterince zengin bir topraktı. İşte sonradan Cuzco (Quechua dilinde “göbek” anlamına gelir) olan ilk İnka kentini orada kurdular. Böylece Manco Capac insanlara tarımı ve zanaatı öğretti ve Mama Ocllo da kadınlara dokuma sanatını öğretti.


Andlar'da uygarlık muhtemelen günümüzden 11.500 yıl önce (MÖ 9500) başlamıştı. İnkaların Peru'nun dağlık bölgesindeki, günümüzde Punalar olarak bilinen arazilerde yaşamış ataları muhtemelen göçebe olarak ortaya çıkmışlardı. İnkaların kökenine ilişkin farklı veriler elde edilmiştir. Günümüzde ilk İnkaların coğrafik başlangıcı tartışmalı bir konudur, varsayımların hatırı sayılır bir kısmı Peru ve Bolivya sınırındaki Titicaca Gölü kıyılarından geldiklerini varsayar. Bu yaklaşımlar pek iyi bilinmeyen Tiahuanaco (Bolivya) uygarlığıyla bir ilgileri olabileceğini akla getirmektedir. İrtifası 3812 m olan Titicaca Gölü 8.000 km²'lik yüzölçümüyle gerçek bir içdeniz durumundadır. Başlarında Manco Capac bulunan bir topluluğun kuzeye göç edip Quechua topluluklarıyla ittifak kurarak Cuzco Vadisi’nde oturanları yerinden etmiş olması gerekir. Bölgeye yerleşen bu topluluğun soyundan gelenler ve müttefikleri ilk İnkalar olarak ele alınmaktadır.

İnkalar başlangıçta (XII. yüzyılda) Manco Capac liderliğinde Cuzco’da küçük bir beylik oluşturmuşlardı. Cuzco bölgesi İnkaların gelmesinden önce başka halklarca meskûndu ve İnkalar da geldiklerinde önceleri yalnızca bölgedeki bu halklardan biri konumundaydılar. Bu küçük güçler aralarında küçük çapta yerel savaşlar yapmaktaydılar. Zamanla bazı oymaklar İnkaların da katıldığı bir konfederasyon oluşturmakta yarar gördüler. İnkaların baskın rolde olmadığı bu konfederasyonda benimsenen Quechua dili zamanla And platosunun lingua franca'sı denecek şekilde, farklı dilleri konuşanlar arasında ortak bir dil olarak kullanılmaya başlandı ve bölgede giderek yaygınlık kazandı.

Dilbilimde ve genetik dalındaki araştırmalar Kolomb öncesi Amerika halkları ile Asya halklarının aynı kökenden geldiklerini ve MÖ 14.000-12.000 yıl önce aynı dili konuştuklarını ortaya koymaktadır. Bu ortaklık doğal olarak çeşitli değişimlere maruz kalmış olmakla birlikte inanışlarda da az çok görülebilmektedir. İnka dininin bazı Şamanik özellikleri içermesi bu yolla açıklanabilir. Tarihsel süreç içerisinde çeşitli kültürel öğelerden etkilenerek değişimler geçirmiş olması gereken İnka dini imparatorluk döneminde çoktanrılı, animist ve Şamanist bir sentez olarak ortaya çıkmaktadır. Bünyesinde Şamanist kavramların yanı sıra, güneş kültü, Huaca'lar kültü ve kehanet ve kurban gibi öğeleri barındırır.

Güneş Kültü

And Dağları’ndaki pek çok topluluk köken olarak kutsal bir yerden, bir yıldızdan ya da bir hayvandan geldiklerini belirtir. Bu bağlamda XV. yüzyıldan itibaren İnkalar da güneşin (Quechua dilinde İnti ya da Tahuantinsuyu) oğulları olduklarını ifade etmişlerdir. İnka hükümdarlarının bu kökeni doğruladıkları görülmektedir. Dolayısıyla imparatorluğun resmî kültü olarak Güneş kültü benimsenmişti. İnkalar genellikle Güneş’e adanmış tapınaklar inşa etmişlerdir. İnkaların egemenliğine girmiş halklar da kendi bölgelerinde, onlarla ittifak olduğunu göstermek üzere veya gerçekten tapınmak amacıyla çeşitli Güneş kültü yapıları inşa etmişlerdir. Kültün coğrafi genişlemesine tanıklık eden bu yapılardan bazıları günümüzde halen görülebilir durumdadır. İmparatorluğun en önemli bayramı İnti Raymi idi; kış gündönümünde, yani güney yarımküresinde en kısa gün olan 21 Haziran’da kutlanırdı. Bu bayram sırasında hem önceki yılda bahşedilmiş tüm iyi şeyler için şükran ifade edilirdi, hem de tarımsal ürünlere ilişkin olarak Güneş’ten korunma dileğinde bulunulurdu. İnka İmparatorluğu'nda Güneş kültüyle ilgili olan tapınaklardan bazıları şunlardır:



Coricancha: Güneş kültüne ilişkin en ünlü tapınak Coricancha’dır (Quechua dilinde “altından avlu” anlamına gelir). İmparatorluğun önemli tapınaklarından biri olan bu Coricancha tapınağı Mama Quilla,    

Ay ve yıldırım-şimşek tanrısı İllapa gibi diğer tanrılar için de kült yeri olarak kullanılmıştır.

Güneş Tapınağı: Cuzco’daki, imparatorluğun kutsallarının kutsalı olarak görülen Güneş Tapınağı    

İspanyol işgalinin yıkıcı etkilerine fazla dayanamamıştır. Günümüzde bu tapınaktan geriye kalan,  

yalnızca birkaç tasvir ile yapının görkemi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayıcı, duvarların yıkıma   

direnebilmiş kısımlarıdır. Birbirlerine mükemmelen oturtulmuş yontma taşlardan inşa edilmiştir.  

Dairesel çevresi 365 m'yi aşar. Tapınağın içinde çeşitli hazinelerden başka, Güneş’i temsil eden altın bir kurs (disk) ve İnka panteonunun bir temsili bulunuyordu. Ayrıca tapınağın bahçesinde doğanın tüm unsurları, güneşin sembolik madeni olan altından heykelciklerle temsil edilmekteydi.

Vilcashuaman tapınağı: Peru’daki piramit biçimli olduğu sanılan Vilcashuaman tapınağı için kazı

çalışmaları planlanmaktadır.

Peru’nun en yüksek tepesi olan Huascarán yakınında kurbanların sunulmuş olduğu bir tapınak

bulunmaktadır.

Bolivya’da Titicaca Gölü’nün Isla del Sol Adası üzerine bir güneş tapınağı kurulmuştu. Burada yılda

bir kez bir lama kurban ediliyordu.

Caranqui’de (Ekvador) vaktiyle içi altın ve gümüş eşyalarla dolu küpler içeren bir tapınak      

bulunmaktadır.

Huaca’lar Kültü

İnkalar fethettikleri topraklarda Güneş kültünü empoze ettikleri zaman, o topraklardaki inanışlarda var olan yerel tanrılara tapınmayı durdurmaya çalışmakla birlikte, animist inanışların uygulanmasını yasaklamıyorlardı. Zaten Güneş kültü sisteminin kendisi de esasen bu tür animist uygulamalara dayanmaktaydı. İnkaların tolerans gösterdikleri bu inanışlardan en önemlisi Huaca’lar kültüdür. Huaca’lar özel bir tanrıya bağlı, dağ, ağaç, nehir gibi coğrafi yerlerle ilişkilendirilen, kutsal ya da ilâhi, görünmez, bedensiz varlıklardır. Tüm animist dinlerde bu tür bir inanışa rastlanır. Huaca’ların bulunduğuna ya da ilişkili olduğuna inanılan kutsal yerler İnka İmparatorluğu’nun halkı için özel bir önem taşıyordu. Bu varlıkları memnun etmek için belirli zamanlarda kurbanlar sunulurdu. Bu bedensiz varlıklarla ancak toplulukların şaman denilebilecek ruhâni şefleri irtibat kurabilir ve onlardan tavsiye veya yardım alabilirlerdi.

 

Fal

İnkalar yaşamın görünmez güçlerce denetlendiğine inanırlardı. Falın İnka uygarlığında önemli bir yeri vardı. Her önemli karar uygulamaya koyulmadan önce fala başvurulur, gözlemlenen işaretler ve alâmetler yorumlanarak hareket edilirdi. Hastalıkları tedavi etmede, savaşın nasıl geçeceğini önceden bilebilmede, egzorzist uygulamalarda ve bir cinayeti cezalandırmada da bu tür yöntemlere başvurulurdu. Fal aynı zamanda hangi tanrılara hangi kurbanların verileceğini bilmede de işe yarardı.


Örümceklerin hareketlerinin gözlemlenmesi, düz bir tabağa bırakılan koka ağacı yapraklarının aldığı biçimlerin incelenmesi, adanmış bir beyaz lamanın akciğerlerinin incelenmesi İnkalardaki fal yöntemlerine örnek olarak gösterilebilir. Bunların yanı sıra İnka şamanları, danışmak amacıyla doğaüstü varlıklarla iletişim kurabilmek üzere, transa geçebilmek için halüsinojen etkileri olan, ayahuasca  içkisini de içerlerdi.


Sözlü Dil

İnka İmparatorluğu’nun resmî dili olan Quechua'yı konuşanlar bu dili Runa simi (runa “insan” ve simi “sözcük”, yani “insan sözcüğü”) olarak adlandırırlar. Günümüzde halen 7-10 milyon kişi tarafından konuşulmakta olan bu dil And-Ekvador dil ailesine aittir ve yerli Amerika dilleri içinde en çok konuşanı olan dildir. Başta Peru (4,5 milyon kişi) olmak üzere, Ekvador’da (2 milyon kişi), Bolivya’da (1,5 milyon kişi) ve az sayıda kişi tarafından Arjantin’de, Kolombiya’da ve Şili’de konuşulmaktadır. Quechua İspanyolca ve Aymara'nın yanında Peru ve Bolivya'nın resmi devlet dilidir. İspanyolca konuşulan Güney Amerika'nın bazı büyük üniversitelerinde bu dil yabancı dil olarak öğretilir.

 

Quechua, dilbilimde yapısı bakımından eklemlemeli (agglutinant) dillerden, diğer adıyla “bitişken diller”den biridir. Yani sözcük sonuna morfem denilen değişmez temel öğelerin eklenmesiyle yeni sözcüklerin elde edildiği bir dildir. Bu özellik Ural-Altay dil ailesi gibi bazı dil ailelerinin ayırt edici baskın özelliğidir; Türkçe, Moğolca, Macarca, Fince, Tibetçe, Sümerce, Hatti dili, Etrüsk dili ve Kuzey ve Güney Amerika yerli dillerinin yer aldığı eklemlemeli dillerin en tipik örnekleri olarak Türkçe ve Quechua gösterilir. Bu iki dil arasında gramer yapısı bakımından başka benzerlikler de bulunur.

 

İnkaların benimsettiği Quechua, Cuzco Krallığı’nda kullanılan Quechua’nın (Güney Quechua’sının erken bir biçimi) bir uyarlanmasıydı ki, bunu bazı tarihçiler “Proto- Quechua” ya da “Cuzco lehçesi” olarak adlandırmışlardır. Quechua lehçeleri bir dizi şive farklılıkları oluşturur. Bunlar iki büyük gruba ayrılır. Perulu dilbilimci Alfredo Torero bu grupları “Quechua I” ve “Quechua II” olarak tanımlar.

 

Yazı ve Quipu

İnka İmparatorluğu’nun gayet iyi yapılanmasına ve bürokratik bir yapı göstermesine karşın, bilindiği kadarıyla, anladığımız anlamda bir yazı sistemleri yoktu. Buna karşılık yazının yerini alan, “quipu” denilen bir sistemleri vardı. “Quipu” ya da “khipu” (konuşma düğümleri) quechua dilinde “düğüm” ve “hesap” anlamına gelmekte olup, bir kayıt ve hesap sistemidir. Quipu, doğal sayıların çeşitli renklerdeki sicimler üzerine düğüm silsileleri oluşturma yoluyla temsil edildiği işaretler bütünü, yani bir tür kodlama sistemiydi. Yazıya sahip olmayan devlet yönetimi nüfus sayımını, istatistikleri, ambarlardaki stokların durumunu, hayvan sayısını, farklı halklarca ödenen vergileri, devlet depolarına malların giriş çıkışını bu yöntemle kaydetmekteydi. Fakat quipu’nun “anahtar”ı olan gizli bilgiyi (Quipucamayoc) yalnızca yöneticiler bilmekteydi.

 

Görünüşe göre quipu sistemi yalnızca nümerik kayıtlar için değil, tarihsel olayların ve bazı gizli dinsel aktarım ya da öykülerin kaydedilebilmesi için de tıpkı yazı sistemi gibi kullanılabilmekteydi. Fakat günümüzde quipu’ların nümerik sistemi bilinmekteyse de yazıya ilişkin kullanımı henüz çözülememiştir. Quipu bir İnka icadı değildir, And Dağları bölgesinde İnkalardan önce de kullanılmaktaydı. Örneğin 4.500 yıl önce var olmuş Caral uygarlığının quipu sistemini kullandığı bilinmektedir.


Mimari

İnkaların mimarideki eserleri mükemmel mimarlar olduklarını ortaya koymaktadır. Gösterişli ve dâhiyane yapıları genellikle kullanışlı amaçlara yönelik olarak yapılmıştı. Yapıları sayıları bakımından da hayli fazladır. Tapınakların kapı ve pencerelerine verilmiş ikizkenar yamuk biçimi binanın bölgede sıkça meydana gelen depremlere yol açan tektonik hareketlere dayanıklı olmasını sağlıyordu. Nitekim İspanyollar Cuzco’ya yerleşirken binalarını İnka tapınaklarının kalıntıları üzerinde yükseltmişlerdir. İspanyol yapılarını yıkmalarına karşın İnka yapılarını genellikle yıkamamış depremler, İnka yapılarının daha eski olmalarına karşın İspanyollarınkinden daha dayanıklı olduklarını ortaya koymuştur.

 

İnkalar çeşitli mimari üsluplar kullanmışlardır. Bu farklı mimari üsluplardan en tanınmışı; önemli binaların çoğunda görülen, Cuzco’daki Güneş Tapınağı’nda kullanılan üsluptur. Bu üslubun İnkaların kullandığı diğer üsluplardan en ayırt edici özelliği, temel maddenin taş olmasına karşın taşların birbirlerine tutturulmasında harcın kullanılmamış olmasıdır. Burada çokgen biçimli taşlar birbirlerine öyle mükemmel biçimde tutturulmuştu ki, taşların aralarında en ufak bir boşluk kalmamıştı (taşlar aralarına jilet bile sokmanın mümkün olmadığı şekilde birbirine oturtulmuştu). Bu mimari sanatın örneklerinin halen görülebildiği yapılar içinde Sacsayhuamán kalıntılarındaki Cuzco Kalesi ve Ollantaytambo'nun muhteşem kalıntıları sayılabilir.

 

İnkalar, Huari uygarlığından kalan yol ağını düzeltip öyle geliştirdiler ki arazinin engebeli olmasına karşın yol ağı, imparatorluğun tümünü kapsamıştı. Bu yolların en ünlüsü  “Qhapaq Ñan” denilen, 6000 km'yi aşan, imparatorluğun ekonomik ve siyasi etkinliğinin ekseni sayılabilecek yoldu. Yolun uğradığı kentler arasında Pasto (Kolombiya), Quito ve Cuenca (Ekvador), Cajamarca ve Cuzco (Peru), Aconcagua (Arjantin) ve Santiago (Şili) sayılabilir. Yol ağı, imparatorluğun denetlenmesinde ve askerî manevralarda çok önemli bir unsurdu. Bazen genişliği 7 m'ye varan döşenmiş yollar üzerinde yolcuların gereksinimlerinin karşılanması için her 20-30 kilometrede bir kurulmuş kervansaray benzeri yapılar (tambo'lar), köprüler ve her 20-25 kilometrede bir kurulmuş nöbetçi kulübeleri bulunuyordu. Cuzco’dan yola çıkan bir haberci (chaski) Quito'ya (Ekvador’un bugünkü başkenti) yalnızca bir haftada varabiliyordu. Bu yol şebekesindeki ikinci bir ana damar Qhapaq ñan’ı Amazon havzasına bağlayan, uzunluğu 45.000 km'yi aşan yoldu. Diğer İnka yapıları arasında ipten yapılma asma köprüler, chaski’lerin değiştiği “istasyon”lar, su kemerleri, ambarlar, kaleler, tapınaklar, saraylar ve tarım terasları sayılabilir.

 

İnka mimarisi üç temel kavram üzerine kurulmuştur: hassaslık, kullanışlılık ve sadelik. İnka mimarisinin temel anlayış prensibi “Azı karar çoğu zarar” olmuştur. İnka mimarisindeki en baskın biçim, basit ancak zarif ve mükemmel bir şekilde kullanılmış olan “ikizkenar yamuk”tur. İkizkenar yamuk biçimindeki kapılar, pencereler ve duvarlardaki nişler her tipteki İnka yapısında görülmektedir. Kullanışlılığın etkilenmediği her yerde bu yamuklardan mümkün olduğunca yararlanılmıştır.

 

İnka ustalarının kullanışlılığı geri plana atıp, estetiğe ağırlık verdiği tek husus, akan suyla girdikleri mimari ilişki olmuştur. Suyun, şırıltıyla ve köpürerek döküldüğü oluklar, bazen oymalarla bezeli taşlar ile süslenmiş, bazen de hiç gerekli olmadığı halde karmaşık taş kanallar ile bir sonraki çeşmeye ya da banyolara bağlanmıştır. Zaman zaman bir çeşmeden bir diğer çeşmeye gereksiz denebilecek, ancak hoş bir dekorasyon yaratmak amacıyla şelaleler ve süslemeler yapılmıştır. İnkalar suyun sesini ve görüntüsünü mimari bir tasarım elemanı olarak görmüşler ve tüm hünerlerini bu hayat kaynağı sıvı üzerinde en yüksek düzeyde göstermekten büyük haz almışlardır.

 

Malzemeler, Taş İşçiliği ve İnşa Yöntemleri

İnkalar yapılarında bölgede bulunabilen kireçtaşı veya granit gibi taşları kullandılar. Ancak bazı yerlerde kaynak olmadığı için taşları uzun mesafelerden getirmek durumunda kalıyorlardı. Örneğin Ollantaytambo köyündeki gibi bir yerde kale ve tapınak kompleksini kurmak için, çok büyük kaya bloklarını Urubamba Vadisi'nin bir ucunda parçalamak, bunları dağlardan aşağıya indirmek ve Urubamba Nehri'nden geçirerek çok uzun bir inşaat rampasından çıkarmak zorunda kalmışlardır.

 

İnkaların demir olmadan taşları bu şekilde nasıl işledikleri tam olarak bilinmemekle birlikte, taşların yine taş âletler kullanılarak kesilip şekillendirildiği tahmin edilmektedir. Bronz ve bakırdan âletleri de kullanmış olabilirler, ancak İnkaların kullandıkları taşların genellikle volkanik olması bu olasılığı zayıf kılmaktadır. Cuzco şehrinde bir şekilde kesme işlemi esnasında yarım bırakılmış olan bir taştaki sıralı küçük delikler, bir metal âlet kullanarak taşın kesilmeye çalışıldığının bir göstergesi olsa da, bu durum daha çok İspanyol istilacılarının gelişinden sonraki bir işlemi göstermektedir. Cuzco şehrindeki duvarların büyük çoğunluğu koloni güçlerinin kendi binalarını yaptırmak için çalıştırdığı İnka taş işçileri tarafından yapılmıştır ve Cuzco'daki birçok tarihi yapıda bulunan yılan şeklindeki taş gibi İnka kültürü ile ilgisi olmayan şekiller ile bezenmiş taşlarla süslü duvarlar bunun en iyi kanıtıdır.

 

İnkaların çatlaklara yerleştirilmiş ahşap kamalar kullanarak kayaları parçaladıklarına inanılır. Çatlaklara sıkıca yerleştirilen ahşap kamalar ıslatılır, bu şekilde bir süre bekledikten sonra ahşap genişler ve kayayı bölerdi. Ollantaytambo yakınlarındaki taş ocağından anlaşıldığı kadarıyla İnkaların büyük kaya parçalarını ana kayadan ayırmak gibi zor bir görevleri de vardı. Ancak ana kayadan gerekli parçayı bir kere ayırdıklarında “çekiç taşları” ile darbeler vurarak şekillendirmeleri olası oluyordu. Birçok İnka taş işinde bu darbelerin izine rastlamak mümkündür. Yapılan deneylerle gittikçe küçülen çekiç taşları kullanarak vurulan darbeler ile taşların bu şekilde pürüzsüze yakın şekillendirilebildiği kanıtlanmıştır.

 

İnkalar, kayaları delebiliyor, oyuklar ve bazen de halkalar yapabiliyorlardı. Ancak ne taşları delebiliyor olmaları ne de onları harika bir şekilde işleyebiliyor olmaları taş işçiliği konusunda onları dünya şampiyonu kabul etmemizin asıl nedeniydi. Bunun asıl nedeni işledikleri çok farklı ve ilginç şekildeki taşları inanılmaz bir mükemmellikte birbirlerine bağlamalarının altında yatıyordu. Taşları o kadar hassas ve düzgün olarak yerleştiriyorlardı ki aralarına bir jileti bile sokmak olanaksız oluyordu. Bunun en iyi örneklerinden biri de Cuzco şehrindeki ünlü 12 köşeli taştır. Bu kadar hassas bir incelikte hangi âletlerle ve hangi teknolojilerle çalıştıkları konusu ise günümüzde hâlâ tam olarak çözülememiş bir sırdır.

 

İnkaların, binalarını ve duvarlarını yaparken kullandıkları malzemelerden biri de kerpiç ve güneşte kurutulmuş çamurdan yapılma tuğlalardır. Kerpiç yaparken en uygun toprağı, özellikle de killi olanları seçerler ve “ichu” adı verilen And bölgesine özgü bir otu toprak ile karıştırırlardı. Hatta bazı özel durumlarda lama ya da alpaka yününü de karıştırdıkları olurdu. Tüm bu malzemeler su ile karıştırılarak koyu kıvamlı bir çamur elde edilir ve bu malzeme dikdörtgen şekilli kalıplara koyularak kurumak üzere güneşe bırakılırdı. Özellikle ısı yönünden büyük avantajları olan kerpiç, And bölgesi yerlileri tarafından hâlâ en yaygın inşaat malzemesi olarak kullanılmaktadır.


 
Duvar ve Taş İşçiliği Teknikleri

İnkaların bu muhteşem duvar örme yeteneklerini ve bu hassas taş yerleştirme tekniklerini açıklayabilmek için birçok tez ortaya atılmıştır. H. Bingham'ın 1913 yılında belirttiği teoriyi 1986 yılında J.-P. Protzen takip etmiş ve İnkaların kuartz taşlarından yapılmış çekiçler ile kayalara vurarak bu ince işli duvarları yaptıklarını söylemiştir. 1934 yılında MK. Jessup ve 1942 yılında D. Goetz ise kum ve su kullanarak bir çeşit zımparalama ve parlatma yöntemini öne sürmüştür. Bingham ve sonrasında 1980 yılında E. Frank taşların ahşap kamalar, metaller, donmuş su ya da ısıtılmış vermikülitin genişlemesi ile kesilip şekillendirildiğini öne sürmüştür. Bir başka araştırmacı olan Arnold D. E. ise 1983 yılında organik asit kullanımını ortaya atmıştır.

 

Tezler

İnkaların bu mükemmel taş işçiliğini nasıl yaptıklarına dair çok çeşitli tezler ileri sürülmüştür. Bunlardan bir kaçı aşağıda verilmiştir.

 

Çekiçleme

Bu yöntem 1913 yılında Bingham ve 1986 yılında Protzen tarafından öne sürülmüştür. Bu yöntemde şekil verilmek istenen kaya parçasına kendisinden daha sert bir yapıda olan çekiç taşı ile vurulmaktadır.

 

Taşlama ve Cilalama (Kumlama)

1942 yılında Goetz tarafından öne sürülmüştür. Bu yöntemde nehir ve dere yataklarındaki değişik büyüklükte partikülleri olan kum ile bir nevi kaya üzerinde taşlama yapılarak kayaya şekil veriliyor ve sonrasında da ince kum ile parlaklık veriliyordu.

 

Kama Yöntemi

Bu yöntem 1913 yılında Bingham ve 1980 yılında Frank tarafından öne sürülmüştür. Bu yöntemle, ahşap kamaları taşlardaki oyuklara yerleştirip sonra da ıslatarak kamanın şişmesini ve dolayısıyla taşın ayrılmasını sağlıyorlardı.

 

Kimyasal İşleme

Bu yöntem 1983 yılında Arnold tarafından öne sürülmüştür. Doğada bulunan organik asitler ile bir sulu solüsyon hazırlanıyor ve kayanın işlenmek istenen yüzeylerine gerekli miktarda uygulanarak gerekli bir zaman kadar bekleniyor, bu işlemin sonunda taş işlenmiş ve şekillendirilmiş oluyordu.

 

Isıl (lazer) İşleme

Bu yöntemde İnkaların dev altın aynalar kullanarak güneş ışınlarını işlemek istedikleri kayaların üzerine odakladıkları ve bu sayede kayaları lazerle işlenmiş kadar düzgün ve hassas olarak işleyebildikleri öne sürülmektedir.

 

Çizici ile İşaretleme ve Yonta Yöntemi

Bu yöntem 1987 yılında, mimar Vincent R. Lee tarafından öne sürülmüştür. Ahşap evlerin kütüklerinin köşelerinin birleştirilmesinde kullanılan tekniğin bir benzerinin İnkalar tarafından kayalara uyarlandığını söylemektedir. Bu yöntemde şekil verilmek istenen taş üzerine yerleştirileceği taşın üzerinde havada askıda kalacak biçimde tutuluyor ve askıdaki taşın taban yüzeyi, üzerine oturtulacağı taşın tavan yüzeyinin şekline göre, çizici bir âletle bir nevi şablonlu biçimde yontuluyordu. Bu yöntemi yukarıda sıralanan tüm yöntemlerden farklı kılan şey 1995 yılında Vincent Lee yönetimindeki bir grup modern taş ustası tarafından uygulanmış ve kanıtlanmış olmasıdır.

 

Ancak yukarıda sayılan yöntemlerin hiçbiri ne kesin olarak kanıtlanmış ne de reddedilmiştir. İnkaların mimarilerinde kullandıkları bu muazzam duvar ve taş işçiliği yeteneklerinin uygulama şekli ve yöntemi günümüzde hâlâ tam olarak çözülememiş bir muammadır. Hangi yöntem kullanılmış olursa olsun, bunun çok çaba ve zaman gerektiren bir iş olduğu açıktır. Bu yüzden olup olmadığı kesin olmamakla birlikte İnkaların duvarlarındaki taşları yerleştirirken çoğu zaman sadece taşların birbirine temas eden yüzeylerini işlemiş olmaları dikkat çekici ve bir o kadar da anlamlıdır. Çoğunlukla iş gücünden kazanmak için, sadece yük taşıyan yüzeyler hassas bir biçimde birbirine bağlanmış, diğer dik yüzeyler ise bunun kadar hassas olmamak üzere birkaç santimetre farklarla yerleştirilmişler ve aralarında kalan boşluklar da harç ile doldurulmuş ve düzeltilmiştir.

 

Duvarlar

İnka duvar işçiliğinin en güzel örnekleri en çok değer verdikleri yapılar olan tapınakların duvarlarıdır. Bu duvarlar içe doğru eğimli, çok iyi işlenmiş ve üst sıralara doğru çıktıkça incelen taşlardan yapılmaktaydı. Duvarların bu şekilde inşa edilmiş olmaları, onlara hem estetik bir değer, hem de dayanıklılık kazandırıyordu. Bu inşa şeklinin asıl amacı ise sismik sarsıntılara karşı daha dayanıklı bir yapı oluşturmasıydı. And bölgesi bir deprem bölgesi olmasına rağmen ve bölgede yeni tarihli inşa edilmiş olan İspanyol binalarının aksine İnka yapıları yüzlerce yıl yıkılmadan günümüze kadar gelebilmiştir. Aslında bölgedeki en dayanıklı İspanyol binaları da İnka duvarlarının üzerine inşa edilenler olmuştur.

 

Cuzco şehrindeki Coricancha'da (Kutsalların en kutsalı) görülebileceği gibi bu duvarların iç yüzeyleri dikeydi ve gittikçe incelerek yükselen bu duvarların taban yüzeyleri, tavan yüzeylerine oranla daha büyüktü.  İnka yöneticileri için inşa edilmiş olan saraylarda görülen diğer bir duvar tekniği ise, sıra dışı şekillerde sanki bir yapbozun parçasıymışçasına kesilmiş olan blokların harç kullanmadan birbirlerine şaşırtıcı derecede hassas bir şekilde birleştirilmesidir. Cuzco üzerindeki Sacsayhuaman kalesindeki dev taş blokların her biri 100 tondan ağır gelmektedir ve böyle bir durumda yerleştirilmelerindeki bu hassaslığı sağlamak için, ilk birleştirmede tam ve düzgün bir birleştirme sağlamaları kesinlikle gerekli gibi görünmektedir. Çünkü yapıldıkları zamanın teknolojisi bu ağırlıktaki kayaları defalarca kaldırıp indirmeye yetecek bir güce sahip değildi. İnka yapılarının hepsi bu şekilde mükemmel bir işçiliğe sahip değildir. Daha az öneme sahip yapılar sıradan taş ve çamur kullanılarak yapılmıştı. Bu türdeki yapılara “pirca” stilindeki binalar denmektedir.

 

Her ne kadar usta bir İnka duvarcısı için büyük bir kayadan iyi bir duvar taşı oymak çok uzun bir süre almasa da, İnkalar bu muhteşem duvarlarını yapmak için çok iş gücü ve zamana ihtiyaç duymaktaydılar. Dennis Ogburn'un İnka duvarlarında yaptığı jeokimyasal analizleri, Tomebamba'daki (modern Cuenca'daki) Wayna Qapaq'a ait imparatorluk binalarındaki 450 duvar taşının, Ekvador'un bu bölgeye yakın kısımlarında uygun andezit taşları bulunmasına rağmen, ülkenin bu yüksek kesimlerine en azından 2500 km öteden, imparatorluğun Rumiqolqa bölgesinden getirildiği anlaşılmıştır. Ogburn, bu durumun İnka imparatorluk gücünün bir simgesi olduğu biçiminde ve İnka başkentinden Wayna Qapaq'ın bu kuzeyin “yeni Cuzco” şehrine sembolik bir güç transferi biçiminde algılanması gerektiğini belirtmiştir. Peru'nun işgalinin ilk zamanlarında, Cristóbal de Mena, İnka kralı Waskar (Huascar)'ın “Cuzco” olarak adlandırıldığını ve bu şekilde başkent ile kralın tek bir vücutta birleştiğinin simgelendirilmiş olduğunu yazmıştır.

 

Stephen D. Houston ve Tom Cummins, İnka İmparatorluğu'nun, İnkaların kendi verdikleri adla Tawantinsuyu'nun teorideki merkezinin sadece Cuzco şehrinin coğrafi konumu olmadığı, aksine İnka kralının yaşayan vücudunun Cuzco ve Cuzco'nun da İnka kralı anlamına geldiği konusunda anlaşmışlardır. Sonuç olarak, kilometrelerce uzaktaki yerlere inşa edilecek imparatorluk yapılarının taşlarının kutsal Cuzco'dan getirilmesinin altında yatan neden, bu taşların kutsal şehirdeki kralın vücudunu simgelemesi anlamına gelmesidir.

 

Tapınaklar ve saraylar genellikle dikdörtgen bir temel üzerinde yükselirdi ve tek katlıydılar. İnka mimarları, inşa edilecek yapının önce maketlerini yaparlardı ve bu maketler duvarcı ustaları için plan oluştururdu. Duvarlar kimi zaman düzensiz, çok yüzlü bloklardan oluşurdu ve bunlar birbirleriyle mükemmel biçimde yan yana getirilirdi. Duvarlar kimi zaman da yüzeyleri düzenli çerçeveler oluşturan dikdörtgen bloklardan oluşurdu ve bunların hafifçe bombeli dış yüzeyleri küçük yastıkları andırırdı.

 

Kapılar ve Pencereler

İnka kapıları, pencereleri ve duvarlardaki nişler ikizkenar yamuk şeklindedir. Kapıların en ihtişamlıları çift pervazlı kapılar” olarak adlandırılanlarıdır. Bu tür kapıların etrafında bir diğerinden biraz daha içeriye yapılmış olan iki, bazen üç pervaz vardır ve çoğu zaman içteki pervaz bir çeşit tasarım elemanıyla kapının önemli bir yere (saray, tapınak gibi) geçiş sağladığını belirtmek üzere işlenmiştir. Bu tür bir çift pervaz uygulaması bazı durumlarda kapıyı kapamak amacıyla iç pervaza bağlanmış tahta bir kapı için kullanılmıştır. İnka kapılarının yanındaki taş bloklara oyulmuş olan halka biçimli tutamaçlar ya da benzeri oymalar bu tahta kapıları yerlerinde tutmak için kullanılmıştır. Kapıların iki yanına yerleştirilmiş olan basit oyma taş halkalar, kapalı bir bölgeyi belirtmek için, geçişi kapatmak için bir sopa yerleştirmek amacıyla ya da bunun benzeri göstermelik bir engel koymak için kullanılmış olabilirler. Tüm bunları kanıtlayacak bir tahta kapının İnkaların çöküşü olan 1500'lü yıllardan günümüze kadar ulaşamamış olmasına rağmen, birçok değişik kapama aracının kapıların yanındaki değişik düzenekler sayesinde, gerçek kapıları yerlerinde tutma amaçlı olarak kullanıldığı da bilinmektedir. Bunun en belirgin örneği kapı geçişinin üstünde bir taş çember ve her iki yanındaki nişlere yerleştirilmiş iki kalas tutma taş silindiri bulunan Machu Picchu'nun ana giriş kapısıdır. Bu kapı Kraliyet Malikânesi'nin ana duvarındadır ve gerektiğinde iplerle bağlanabilen ya da ağır ve kalın kirişlerle desteklenebilen savunma amaçlı bir kapıdır. Pencereler, içe bakan yüzeyleri hafif bir eğimle kesilerek ve ikizkenar yamuk oluşturabilmeye uygun olarak işlenmiş taşlarla yapılmış ve üst eşikleri için de uzun bir taş kullanılmıştır. Machu Picchu'daki “Üç pencereli tapınak”ta olduğu gibi, bu pencerelerin, dev kayalarla yapılmış olanları da vardır.

 

Kancha ve İnka Sarayları

İnka mimarisinin en temel unsuru “Kancha”dır. Kancha, merkezi bir avlunun etrafında çeşitli amaçlar için yapılmış olan odalar bütününe verilen isimdir. Ev amaçlı inşa edilmiş mimari yapılar birçok kanchanın bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bir İnka sarayı olan Hatunkancha (Büyük kança) ve tüm diğer saraylar daha özenli ve daha iyi malzemelerle inşa edilmiş birer kanchadırlar. Craig Morris'in Cuzco şehrindeki Casana Sarayı için 1590 ile 1609 yılları arasında Martín de Murúa'nın yaptığı incelemenin sonuçları ile diğer İnka sitlerinde bulunan Huánuco Pampa, Tambo Colorado ve La Centinela sarayları arasında yaptığı karşılaştırmada birçok benzerlik bulmuştur. İnka sarayları, etrafı üzerlerinde çok sıkı güvenlik kontrollerinin olduğu kapılar olan yüksek duvarların çevirdiği büyük avlular, büyük salonlar ve birbirine bağlı birçok kanchanın oluşturduğu karmaşık yapılardı. Hatta dokuma ve chicha (mısır birası) yapmakla meşgul “Güneşin seçilmiş kadınları”nın bulunduğu Aqllawasi gibi birçok İnka sarayının içi labirent denebilecek kadar karmaşık idi.

 

Masmalar ya da Wayronalar

Machu Picchu ve diğer İnka ören yerlerinde bulunan ve sadece üç tarafında duvar bulunup bir tarafı açık olan yapılara “Masma” ya da “Wayrona” denilmektedir. Bu yapıların çatısı duvar olmayan taraflarındaki direklerle desteklenmekteydi. Bu durum wayronaların yan duvarlarının yer hizasında bulunan girintilerden anlaşılmaktadır.

 

Çatı Malzemeleri ve Teknikleri

İnka binalarının büyük bir çoğunluğu dikdörtgen kesitliydi ve dar kenarlarındaki duvarlar, üzerlerinde yer alan üçgen biçimli duvarlarla üzerlerindeki çatıları desteklemekteydi.


Çatılar çevrede yetişen “ichu” denilen yerel bitkinin samanları kullanılarak kaplanıyordu. Binanın dar kenarlarının üzerindeki üçgen duvarların en üst noktalarını birbirine birleştiren uzun ve kalın bir ana kiriş vardı ve bu kirişten binanın yan duvarlarının üstüne doğru inen eğimli kirişler bulunurdu. İşte tüm bu kirişlerin üzeri samanlarla kaplanarak çatı oluşturuluyordu. Bu tip saman çatılar günümüzdeki And bölgesi köylerinde de hâlâ kullanılagelmektedir. Ayrıca istilacı İspanyollar tarafından bırakılan günlükler de bu tip saman çatıların o dönemlerdeki en ihtişamlı yapılarda bile kullanıldığını ispatlayan bilgiler içermektedir. Özellikle çok yağmur yağan bölgelerdeki binaların çatıları yüksek bir eğimle yaklaşık olarak 55° ile 65°’lik eğimlerle inşa ediliyordu. Ancak masmalarda sadece üç duvar olduğundan, duvar olmayan taraf için kısa kenarların duvar olmayan üst köşeleri arasına yine en üst noktadan geçen kirişe paralel olarak ikinci bir ana kiriş çekiliyordu ve ortadan geçen ana kirişten inen yardımcı kirişler duvar yerine bu kirişin üzerine birleştiriliyorlardı. Doğaldır ki, bu kirişlerin hiçbiri günümüze kadar ulaşmamıştır ve bu da İnka çatı tekniği hakkında kesin bir yöntem tanımlamayı zorlaştırmıştır. Bu yöntemlerden bir diğerinde ise çatıda, ana kirişler arasında tahta kirişler kullanmak yerine, bu ana kirişlere ve üçgen duvarlar ile binanın yan duvarlarının üst noktalarına sıkıca bağlanarak gerilmiş halde duran dokuma bir kumaş olduğu ve samanların bu dokumanın üzerine yerleştirildiği öne sürülmektedir. Bu sayede haşaratın da binanın içine girişinin engellenmiş olacağı söylenmektedir.

 

Ancak tüm bunların aksine, İspanyol günlükleri Cuzco şehrindeki tüm binaların çatılarının düz olduğunu belirtmektedirler. Fakat düz olmalarına rağmen yine de samandan yapılmış oldukları Manco İnka'nın, 1536 yılındaki, İspanyol istilacılarına karşı çıkarttığı isyanda çıkarılan yangın ile çatıların yandığı yine günlüklerden bilinmektedir.

 

Merdivenler

Şehirlerini kurmak durumunda oldukları And Dağları göz önüne alındığında, İnkaların merdiven inşa etmede usta olduklarına şaşırmamak gerekir. Geniş merdivenler yerleşim yerlerindeki değişik seviyelerdeki sokakları veya yapıları birbirine bağlayan ana caddeler görevini üstlenmiştir. Bu tip merdivenler daha çok tarım için kullandıkları teraslarda görülmektedir. İnka merdiven basamakları, genellikle, birbiri yanına sıralanmış küçük taşların düzgünce işlenmesinden oluşurdu; ancak bazı durumlarda, eğer uygun bir kaya varsa, yerdeki kayayı merdiven şeklinde yontarak da istedikleri merdiven basamaklarını elde ederlerdi. Bazen de, basit bir şekilde, bir duvardaki sırasıyla birkaç taşı daha uzun tutarak uçan basamaklar yaparlardı.

 

Tarıma Yönelik Mimari

Çok büyük miktarlarda hafriyat çalışması gerektirdiği için İnkaların en çok uğraştıkları mimari yapılar tarım terasları olmuştur. İnka İmparatorluğu genelindeki ve tüm And bölgesindeki hem dağ yamaçlarına hem de nehir yataklarına sayılamayacak kadar çok teras yapmışlardır. Teraslar da tıpkı diğer yapılarında olduğu gibi taş duvarlarla desteklenmiştir. Ancak bu teras kademelerinin, özellikle en alt kesimi gelişi güzel taşlardan hatta moloz denilebilecek taşlardan seçilmiştir ve bu sayede su drenajı sağlanmıştır. Fakat teras kademelerindeki en üst katmandaki toprak tarıma elverişli en iyi topraklar ile doldurulmaktaydı. Hatta bazı durumlarda bu verimli topraklar kilometrelerce ötedeki nehir yataklarından yüksek dağ yamaçlarına taşınmaktaydılar. Teras kademeleri arasındaki geçişler teras duvarları üzerine duvarın içine geçmiş şekilde yapılan kademeli olarak sırayla dizilmiş birkaç taşın (uçan basamaklar) merdiven biçiminde kullanılmasıyla yapılmaktaydı.


Terasların Karakteristik Özellikleri

Teraslar iyi bir taş işçiliğine sahiptiler ancak özel binalardaki işçilik kadar özenli bir dış yüzey işlemesi    

(pürüzsüzleştirme) yapılmamıştır.

Çok özenle, zengin içerikli ve koyu renkli olan verimli bir toprak karışımı ile doldurulmuşlardır.

Teras yüzeyleri genellikle geriden öne doğru hafif bir eğime sahiptiler.

En ön kısımda duvarın hemen ardında küçük bir kot farkına sahiptiler.

Duvarların ön yüzlerinde düzgün bir su akışını sağlayacak biçimde su çıkış delikleri açılmıştır.

Teras kademelerinin dip kesimlerindeki moloz ve/veya çakıl dolgu yerel malzemelerden ya da      

yontulan taşlardan çıkan artıklardan oluşturulmuştur.

Genellikle teras sistemlerinin kendi depoları ve bakıcılarının yaşadığı evleri olurdu.

Tek bir terastan ziyade çok katlı olurlardı.

 

İnka İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde teraslama yoluyla elde edilmiş toplam sulu tarım alanı miktarı 2,47 milyon acre'ye (1 acre = 4050 m2 = ~4 dönüm) ulaşmış idi. Bu tarım teraslarının büyük bir çoğunluğu yıkılmış ve kullanılamaz durumda olsa da bir kısmı hala Andlı çiftçiler tarafından işlenilmektedir.

 

Her ne kadar, İnkalar, sarp yamaçları tarım alanlarına dönüştürmekte çok başarılı olsalar da tarım alanları için ilk tercihlerini vadilerin bereketli dip kesimlerinden yana kullanmaktaydılar. Bu bölgelerdeki verimli toprakları erozyondan korumak için vadilerin dip kesimlerini de teraslamakta ve nehir kenarlarına da setler çekmekteydiler. Örnek vermek gerekirse İnkalar, günümüzde de yoğun olarak tarım için kullanılan Urubamba Nehri’nin Kutsal Vadi bölgesinde o dönemlerde çok yoğun biçimde tarım yapmaktaydılar ve Pisac yakınlarındaki tarım alanını koruyabilmek için Urubamba Nehri’nin yatağını en azından 3,3 km uzunluğunda kanal inşa ederek ıslah etmişlerdir. İspat edilmemiş olsa da bu kanal projesinin Kolomb öncesi Amerika’daki en uzun kanal projesi olduğu söylenmektedir.

 

Çeşmeler ve Banyolar

İnkalar kanallar ve çeşmeler vasıtasıyla suyu inşa ettikleri binaların etrafında dolaştırmışlardır. Birçok çeşme aslında birer banyo ya da ritüel banyosu olarak inşa edilmesine rağmen, bu çeşmelerin birincil amacı içme suyu ihtiyacının karşılanmasıdır. Su, kayaların içine oyulan yarıklardan ya da içleri oyularak birer künk biçiminde hazırlanmış taşların birbirine bağlanması yöntemiyle taşınırdı.

 

Cuzco şehrinin birkaç kilometre dışında “İnka banyosu” olarak da bilinen Tambomachay ören yeri vardır. Burada birçok süslü niş ile bezenmiş ve değişik yükseklikte büyük taş duvarlar vardır. Bu yapıların üzerinde bir seri şelale vardır ve bu şelalelere gelen su yapının içine gizlenmiş kanallardan gelmektedir. En azından bir kısmı günümüze kadar kalmış bu yapı en gösterişli İnka çeşmelerinden biridir.

 

Bir su kanalı, tıpkı Ollantaytambo'daki Baño de la Ñustada olduğu gibi sadece bir çeşmeyi beslemek için kullanılabileceği gibi, bazen de bir dizi banyoyu ya da çeşmeyi besleyecek biçimde kullanılabilirdi. Bunun en güzel örneklerinden biri, Machu Picchu'daki hepsi birbirinden ayrı şekilde yapılmış olan 16 tane seri bağlı çeşmedir.

 

Yollar

İnka yöneticileri İnka İmparatorluğu'nun büyük coğrafyasını yönetebilmek için ilk işin ortak bir dil yaratmak olduğunu anlamış ve böylece Quechua'yı resmi dil olarak belirlemişlerdi. İkinci işleri de, bu büyük coğrafyada ulaşım ve dolayısıyla da iletişimi sağlayabilmek için, var olan yolları genişletip tüm ayrıntılarına kadar düşünülmüş ve özenle yaratılmış bir yol ağı kurmak olmuştur. İnka yol sisteminin tüm uzunluğu 20.000 km.'nin üzerindedir. Ancak İnkalar tekerleği icat etmedikleri için bu yollar tamamen yürüyüş amaçlı olarak yapılmış yollardı. Bu yol sistemi, biri sahil boyunca, diğeri ise And Dağları içlerinde olmak üzere iki ana yoldan oluşmaktadır. Kısa mesafeli yollar ise bu iki ana yolun arasını bağlamak amacıyla inşa edilmiştir. Yollar genellikle 5 ile 6 m. genişlikteydiler ve şehirlere yakın bölgelerde taş döşeli iken, tarım alanlarından geçen yolların her iki tarafında çoğu zaman, amacı yoldan geçenlerin tarlalardaki ürüne zarar vermesini engellemek olan duvarlar bulunurdu. Ayrıca dağlık bölgelerdeki yolların bir kısmı da merdiven olarak inşa edilmişlerdi. Yollar üzerinde köprüler de inşa edilmişti, bataklık alanları toprak (kerpiç) köprüler ile geçerlerken, nehir geçişlerini ipler ile tutturulmuş asma köprüler ile yapıyorlardı. İnkalar bu yol sistemlerini “qhapaq-ñan” (kapak-nyan) olarak adlandırmaktaydılar.

 

Bu yollar, İnka yöneticilerinin imparatorluğun değişik bölgelerine yaptığı ziyaretlerde kullanılmakla birlikte, hem yolların üzerindeki askeri amaçlı depolara eşya ve yiyecek gibi malzemeleri taşıyan lama kervanları tarafından, hem de imparatorluğun değişik bölgelerindeki isyanları bastırmak ya da savaşlara katılmak için bir yerden bir yere intikal eden askerler tarafından kullanılmaktaydılar. Aynı zamanda posta amaçlı olarak iletişimi sağlayan ve İnka dilinde “chasqui” olarak adlandırılan koşucular (ulaklar) tarafından da kullanılmaktaydılar. Sıradan insanların İnka yollarını kullanmaları için mutlaka resmi bir izin belgesine gereksinimleri vardı.

 

Chasquiler, her 6 ya da 8 km.'de bir, yol boyunca inşa edilmiş olan ufak kulübelere yerleştirilmişlerdi. Bu ulaklar iletilecek mesajı aldıktan sonra bir sonraki kulübeye kadar koşarlar ve orada bekleyen “chasqui”ye mesajı bağırarak iletirlerdi. Mesaj bu şekilde bir gün içinde 240–250 km kadar mesafeye iletilebilmekteydi. Büyük bir olasılıkla, bu kadar sıklıkla iletilen mesajın bir değişikliğe uğramaması için, bu ulaklar koşarlarken “quiou” denilen bir çeşit kayıt tutmaya yarayan ve düğümlü iplerden oluşan nesneyi de yanlarında taşırlardı. Chasquiler, İmparator için, imparatorluğun değişik bölgelerinden gönderilmiş olan eşyaları da taşırlardı. Örnek vermek gerekirse, sahil bölgelerinden, İmparator için gönderilmiş olan balıkları en geç 2 gün içinde Cuzco'ya ulaştırırlardı.

İnka orduları, savaş bölgesine en kısa sürede ulaşmak için bu yolları kullanırlardı ve yolların üstünde askerlerin yiyecek, içecek, giysi ve silah gereksinimlerini karşılamak için depolar inşa edilmişti. Bu depolarda savaş zamanında kullanılmak üzere, mızrak, ok, yay, kurutulmuş yiyecekler, battaniye ve askerler için sandaletler bulunurdu. Ayrıca bir bölgedeki hasat kötü geçmiş ise, depolarda saklanan yiyecekler, o bölge insanına dağıtılır, ancak onlardan şartları düzelip de hasatları tekrar iyi olduğunda depolardaki eksiği tamamlamaları istenirdi.

İnka Mimarisinin Öne Çıkan Ürünleri

Şehirler
Cuzco
Günümüzde üzerine kurulmuş modern kent ile iç içe geçmiş olan eski bir İnka şehridir. İnkaların başkenti olmasından ötürü, İnkalar en önemli tapınaklarını ve saraylarını bu şehre ve çevresine yapmışlardır. İspanyol istilacılarının eline geçtikten sonra çok büyük bir yıkıma uğramış olsa da hâlâ görülmeye değer onlarca mimari unsuru barındırmaktadır.

Machu Picchu
And Dağları'nın bir dağının zirvesinde, 2.360 m yükseklikte, Urubamba Vadisi üzerinde kurulmuş olup Peru'nun Cuzco şehrine 88 km mesafededir. Şehir, İnkalı bir hükümran olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalmış bu şehir, istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir. Machu Picchu'daki binaların büyük bir çoğunluğu İnka mimarisinin tipik inşa metodu olan taş duvarcılığıyla inşa edilmiştir. Bu yöntemde yontularak düzeltilmiş taşlar blok halinde birbirlerine, aralarında harç olmadan birleştirilmişlerdir.

Pisac
Pisac, Urubamba Nehri üzerindeki Kutsal Vadi'deki bir Peru köyüdür. Bu köy ve bulunduğu bölge vadinin girişindeki bir tepenin üzerinde yer alan “İnka Pisak” tören yeri ile ünlüdür. Kalıntılar bu tepenin sırtı boyunca dört grupta toplanmaktadır: Pisaka, İntihuatana, Kallakasa ve Kinçirakay. İntihuatana'da birçok banyo ve tapınak vardır. Güneş tapınağında, güneş tanrısı için bir volkanik kaya yontularak tüm dikkatleri kendisine odaklayan bir güneş sunağı yapılmıştır. Bu sunağın taban yapısının köşelerinin açılarının astronomik bir olguya yaradığı tahmin edilmektedir. Doğal bir teras üzerine inşa edilmiş olan Kallakasa ise bir hisar görevi görmektedir.

Ollantaytambo
Ollantaytambo, Cuzco şehrinin 60 km kadar kuzeybatısında yer alan bir arkeolojik sit alanı ve kasabanın ortak adıdır. İnka İmparatorluğu döneminde, bölgeyi ele geçiren imparator Pachacuti tarafından kurulmuş bir şehir ve tören merkezidir. İspanyol istilacılarının zamanında ise Manco İnka Yupankui önderliğindeki İnka direnişçileri tarafından üs olarak kullanılmıştır. Günümüze ulaşmış olan kalıntıların mimari özellikleri bakımından, günümüzdeki çok rağbet gören İnka turistik merkezlerinden biridir.

Raqchi
Raqchi kalıntıları Vilcanota Nehrinin kıyısında ve denizden 3450 m ile 3550 m yükseklikte yer almaktadır. Raqchi kalıntılarının içindeki en ünlü ve önemli bina Wiracocha Tapınağı’dır. Değişik ve kendine özgü mimarisi ile bu bina, görülmeye değer bir İnka mimarisi örneğidir. Yine aynı bölgedeki büyük duvar, ritüel çeşme ve banyoları bulunan küre biçimli yapılar da ilgi çekicidir. Bölgeyi çok az sayıda tarihçi incelemiş olmasına rağmen tarihçilerin bir araya geldikleri hususlardan biri de, şehrin İmparator İnka Tupak Yupankui ve karısı Çimpu Okllo yönetimdeyken büyük bir yangın ile hasar görmüş olmasıdır ki, bu olayı tarihçi Pedro Cieza de León “taşların küle dönüşmesi” olarak betimler.

Diğerleri
Coricancha
Coricancha tapınağının (Quenchua) dilinde “Altın Avlu” anlamına gelir. Orijinal adı İnti Kança (Güneş tapınağı) idi ve İnka İmparatorluğu'nun en önemli tapınağı olarak Güneş Tanrısı İnti'ye adanmıştı. Peru'daki Cuzco şehrinin en kutsal sayılan ve saygı duyulan tapınağı idi. Duvarları ve zeminleri bir zamanlar altın tabakalar ile kaplıydı ve avlusunda ise altın heykeller bulunmaktaydı. İspanyol tarihçiler, ihtişamının ve görkeminin inanılmaz boyutlarda olduğunu anlatmışlardır. Coricancha’daki altının büyük çoğunluğu İnka Atahualpa için fidye odasını doldurmak üzere toplanmıştır.

Chullpa
Atalara tapınma ve akrabalık Aymara kültürünün en önemli unsurlarındandır. Chullpalar yaşam ile ölüm arasındaki bağlantıyı vurgulamak amacıyla inşa edilmişlerdir. Bu mezarların içi tıpkı bir kadının rahmi şeklinde yapılmıştır ve içindeki mumyalaştırılmış beden fetal pozisyonunda yeniden doğmayı simgeler biçimde konulmuşlardır (Ölülerin mezara ana rahmindeki pozisyonda konmasına hocker pozisyonu denir ve buna Alacahöyük’te de rastlanır). Chullpaların bazılarının üzerine kertenkele figürleri oyulmuştur. Kertenkelelerin kesilmiş kuyruklarını yeniden üretebilmeleri onların yaşamın sembolü olarak görülmesine neden olmuştur. Chullpaların tek giriş açıklığı, eski Yunan tapınaklarının çoğu gibi, doğu yönündedir ve bunun nedeni olarak her gün “Toprak Ana” tarafından yeniden “doğurulan” Güneş'i simgelediği düşünülmektedir.

Kutsal Vadi
Kutsal Vadi ya da Urubamba Vadisi, İnkaların başkenti Cuzco'ya yakın ve Peru Andları’nda bulunan bir vadidir. Vadi, Pisac ile Ollantaytambo arasındaki ve Urubamba Nehri'ne (diğer adları ile Vilcanota Nehri ya da Willkamayu-Kutsal Nehir) paralel kalan tüm alanı tanımlar. Vadi birçok küçüklü büyüklü nehir tarafından beslenir ve içinde birçok İnka arkeolojik sit alanını barındırır. İnkaların bu vadiye çok önem vermelerinin en önemli nedeni çok özel iklim ve coğrafik koşullara sahip olmasıdır. İmparatorluğun en önemli doğal sağlık merkezi olmasının yanı sıra en önemli mısır üretim bölgesi olması özelliğini de taşıyordu.

Moray Laboratuarı
Moray laboratuarı, Cuzco şehrinin yaklaşık 50 km kadar kuzeybatısında yer alan ve en sıra dışı İnka kalıntılarından biridir. Sıra dışı olmasının nedeni, kalıntılar içinde yer alan ve bir amfitiyatro gibi dairesel biçimde birbirinin içinde yer alan tarım teraslarından kaynaklanmaktadır. Bu kalıntıların laboratuar olarak adlandırılmasının nedeni yapının, değişik tarım ürünlerini değişik sıcaklık, yükseklik ve sulama şartlarında test etmek için yapıldığının düşünülmesidir. Bu yapıların bir kısmının derinliği 100 m.’yi bulmaktadır ve bu da en üstteki teras ile en alttaki terasın sıcaklık farkının 5 °C bulmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda tüm İnka tarım teraslarında olduğu gibi burada da, görülmeye değer su kanalları bulunmaktadır; bunlar sulama amacıyla getirilen suların aktarımını sağlayan su kanallarıydı.

Wiracocha Tapınağı
Raqchi arkeolojik sit alanında bulunan bu tapınak İnka mimarisinin en ilginç ve kendine özgü örneklerinden biridir. Silindir biçimli sütunları ve dört adet büyük avlusu bulunmaktadır ve tüm Andlar’da buna benzer başka bir bina yoktur. Tapınağın taban kesiti 92 m. uzunluğunda 25 m. enindedir. Tapınak 12 m. yüksekliğinde bir duvar ile çevrilidir ve duvarın her iki yanında 22 adet silindir biçimli sütun bulunmaktadır. Günümüze bu 22 sütundan sadece biri neredeyse tam olarak ulaşabilmiştir. Yüksekliği 6 m. olan bu sütunun alttan 3,3 metresi parlatılmış taştan yapılmış, geri kalan üst kısmı ise kerpiçten yapılmıştır. Kimileri, binanın giriş seviyesindeki kapı aralıklarının daha üst seviyesinde 2 ayrı seviyeden pencere boşlukları bulunmasından ötürü, binanın 3 katlı olduğunu düşünmüşse de, kimileri üst seviyedeki açıklıkların oldukça ağır olduğu tahmin edilen çatıyı taşımak amacıyla bırakılmış mukavemet unsurları olduğunu, dolayısıyla binanın aslında tek katlı olduğunu ileri sürmüştür.

Sacsayhuamán
Bu arkeolojik site Cuzco şehrinin yaklaşık 3 km. kadar dışında ve denizden 3.555 m. yükseklikte bulunmaktadır ki, bu da onun Machu Picchu'dan bile daha yüksekte olduğu anlamına gelmektedir. Sacsayhuamán'ın bir kale olarak inşa edildiğine dair teorilerin bulunmasıyla birlikte, yukardan bakıldığında bir puma şeklinde tasarlandığı iddia edilen Cuzco şehri göz önüne alındığı takdirde, Sacsayhuamán'ın bu puma biçiminin başı olarak inşa edildiği yönünde de iddialar bulunmaktadır. Günümüzde sadece beşte birinin ayakta kaldığı varsayılan yapıların özellikle ilginç ve devasa mimarisi dikkat çekmektedir. İnkaların muhteşem taş işçiliğinin en güzel örnekleri devasa kaya parçaları kullanılarak yapılmıştır ve en ilginç özelliklerinden biri de zik-zak yapar şekilde inşa edilmiş duvarlarıdır. Aynı zamanda duvarlar üzerindeki puma pençesi, yılan ve lama figürleri de görülmeye değerdir.

Tipon
İnka İmparatorluğu’nun su mühendisliğinde ulaştığı üstün teknolojinin en iyi yansıtıldığı arkeolojik sitlerden biridir. İnkaların başkenti Cuzco'nun aşağısındaki Huatanay Nehri vadisinde yer alan ve İnka asilleri için etrafı duvar çevrili olarak inşa edilmiş, kendi kendini besleyebilen yaklaşık 2.000 dönümlük bir yerleşim yeridir. Bu tarihi arkeolojik alan, tarım ve sulama konusunda uzman olan İnka mühendisliğinin en güzide örneklerinden biri olarak yaklaşık 450 yıl boyunca tarım için kullanılmıştır. Binaları, çeşmeleri, banyoları ve diğer tüm büyük yapıları hem görsel, hem de işlevsel olarak, çevredeki doğayla uyumlu biçimde tasarlamışlardır. Suyu, toprağı, tarımı ve bölgenin topografik yapısını bir su bahçesi oluşturacak biçimde planlamışlardır.

İnka sanatında belirli bir sertlik görülür. İnkalarda çanak çömlek yapımına önem verildiği görülmektedir. İnkaların elimizdeki çok renkli seramiklerinde çeşitli hayvan, özellikle kuş, kedigiller (bunlar Chavin kültüründe yaygındı), dalga motifleri ve Nazca stilindeki geometrik desenler göze çarpar. Yazıtları olmasa da, seramikler ve madeni eserlere işlenmiş, günlük yaşama, ilişkilere ve oymaklar arası savaşa ilişkin sahneler Güney Amerika’nın eski insanları ve İnkaların yaşamı hakkında bizlere son derece aydınlatıcı bilgiler sağlamaktadır. En ayırt edilir İnka seramik eserleri Cuzco’nun “aryballos” şişeleridir. Bu eserlerin birçoğu günümüzde Lima’daki Larco Ulusal Arkeoloji, Antropoloji ve Tarih Müzesi’nde sergilenmektedir. İnkaların bir özelliği de tahta işçiliğinin yaygın olmasıdır.

Kuyumculukta bir hayli ileriydiler; kuyumculukta kullanılan başlıca metaller altın, gümüş, platin, kalay ve bakırdır. Çeşitli alaşımlar da kullanmışlardır. Sanat eserlerinin çoğu kült objesi veya süs olarak tapınaklar için yapılmaktaydı. Bilezik, kolye, küpe (kulaklara takılan diskler) gibi takılar ise imparator ailesinin veya yüksek mevkidekilerin süslenmesi için üretiliyordu. İnka İmparatorluğu’nun hemen hemen tüm bilinen altın ve gümüş eşyaları İspanyollar tarafından alınıp eritilmiştir.

Dokuma tüm Kolomb öncesi büyük uygarlıklarda olduğu gibi, bir hayli ileri bir sanatsal düzeye ulaşmıştı. Dokumalarda anlam ifade eden sembol kullanımı yaygındı, bunlardan bazıları bir oymağın ya da bir tanrının amblemi olan sembollerdi. Şiir, müzik sanatına bağlı bir unsurdu. Her ikisi de bayramlarda olduğu kadar günlük yaşamda, hasat sırasında veya diğer kolektif çalışmalarda kullanılıyordu. Kullanılan müzik âletleri arasında “antara” adlı ünlü panflüt, “kena” adlı kertikli flüt, ocarina, davul, tef, çıngırak ve borazan türleri sayılabilir.

Kaynak
https://tr.wikipedia.org

 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 10 ziyaretçi (81 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=