Hint

Hint

Sürekli değişken etkilere karşın, Hint sanatı daha başlangıcından beri, temelde kutsal bir sanat olmuş, değişmeden kuşaktan kuşağa aktarılan kurallara uymuştur. Yüzyıllar boyunca sanatçılar Budhacılık, Hinduluk ve Caynacılık gibi üç büyük dinin hizmetine girmişlerdir. Ressamlar, heykelciler ve mimarlar, biçimlerin soyut kusursuzluğuyla, mimariye temel çizgilerini veren kozmolojik simgecilikle, tanrısal gerçekleri açığa vuran insan görüntülerinin uyumuyla, doğal güçleri “kişileştirilmiş”, sanatsal yaratıyı ve insan etkinliklerini evrensel uyuma ulaştırarak yüceleştirmiş, süsleme öğeleri, simgeler, sitlerden yararlanılarak dünyanın düzenini görselleştiren bir görünüm saptamışlardır. Söz gelimi yarıküre biçiminde bir anıt-mezar olan Budha çevresinde gezinmek için parmaklıklı taraçasıyla (Snçi Büyük Stupa'sı; İ.Ö. II. yy.) evrenin kusursuz bir minyatürü sayılır. Duyarlılık, yücelik, düzen, coşku, dinamizm, ritmik motifler, hem tanrıların evrensel etkinliğini, hem de bütünüyle kaynaşıp giden zincirleme yeniden-doğuşları belirleyen başlıca özelliklerdir.

Sunga Sanatından Gandhara Sanatına (İÖ. 185 - İS 50)

Maurya sülalesinden sonra Sunga sülalesi tarafından Bharhut (Kalküta) Vedika'sıyla gerçekleştirilen ve hareket anlayışıyla Hint ruhuna uyan bir sanat çıktı. Bu sanat Budha efsanelerinin, Jakata ya da Budha'nın daha önceki yaşamlarının anlatılmasına yarıyordu. Söz konusu sanatın benimsediği üslupta belli bir eksiklik göze çarpmakla birlikte, madalyonların çok çeşitli yontulma biçimlerinde büyük bir ustalık vardı. Kabartmaları Hint heykelciliğine bin yıl boyunca yaşam veren özellikleri sergileyen Sançi Stupa'sının kapıları şaşırtıcı bir esin zenginliğini yansıtır: Bu heykelciliğin söz konusu özellikleriyse ön planda çok belirgin çıkıntılar, eğri çizgilere dayanan biçimlerin alabildiğine yayılması, her sahne ya da atma'da kendine özgü canlılık ve ritimdir.

 

Sunga sanatının kusursuz örnekleri Bihar'da, Bodh-Gaya'da büyük bir dörtgen içinde yer alan Bodhi ağacı ve Cankrama'dır. Bu dönemde Budhacı rahipler (Dekkan'da) ve Cayna çilecileri (Orissa'da) yalıyarlara oydukları ve tapınmaya (Şayta) ayrılmış yüzlerce salon içeren mağara-manastırlara yerleştiler.

 

İ.Ö. I. yy'dan kalma en eski yapılardan biri de Bhaca'dadır: Büyük salondaki heykellerin arasında, arabasını süren güneş tanrısı Surya ile filine binmiş tanrı İndra vardır. Ama şeritler halinde sıralanmış öykülü freskleri, Brahmacı ve Caynacı doğrultuda süslenmiş mağaralarıyla en önemli grup Andra Pradeş eyaletindeki Ajanta (İ.S.V. yy) ve Ellora (İ.S.VII. yy) grubudur.

 

Hindistan'ı Romalılardan etkilenen Kuşanların istila etmesi üstüne, “Akdeniz'e özgü” plastik formül ve motifler gelişti: Yakın Doğu'daki Roma illerinden gelen heykelciler Gandhara sanatında kendini gösterecek olan bir klasizm anlayışını kabul ettirdiler.  Budha'nın insan biçimindeki görüntüleri Yunan-Roma motifleriyle zenginleşti: Dalgalı saçları tepesinde bir topuz halinde toplandı, keşiş cüppesi giydirildi, alnının altında dümdüz bir burun uzadı. Kabartmalarda Romalılardan alınma bazı kazı teknikleri kullanılmaya başlandı, kesintisiz anlatım üslubundan vazgeçildi, her levhayla bağımsız bir sahne canlandırılmaya başlandı, Gandhara Okulu'na koşut olarak alçı kullanan bir süsleme heykelciliği okulu da gelişti (Hodda başları).


Mathura Sanatı Sonrası (50-320)

Gandhara sanatı varlığını sürdürürken, Ganj'ın aşağı havzasında eski Hint geleneklerini sürdüren heykelcilik okulları gelişti. İndus uygarlığının yarattığı geleneksel ikonografiden yararlanan Mathura üslubu tümüyle Hindistan'a özgüdür: Geniş omuzlu, gövdesi bele doğru incelen insan tipi, bütün geleneksel Hint sanatı okullarında büyük değişikliklere uğramadan kalmıştır (Bhutesvar Stupasındaki Yakşi Figürleri, İ.S.II.yy). Hint sanatının gerçek klasik dönemi olan Gupta çağıyla (320-484) ile birlkte heykel sanatı doruk noktasına ulaştı ve modellerini tüm Budhacı Asya'ya yaydı. Sappath ya da Mathura heykelleri bu sanatın Hint ideallerinde geri dönüşü vurgulayan özelliklerini çok iyi yansıtır.


Gupta dönemi mimarisinin özelliği, daha sonra her yanda benimsenen bir tapınak tipidir. Tapınak, bu yapı biçimden eğri damlı ya da piramit biçimli gerçek bir kuleye dönüşür. Birinci tip kuzey mimarisine (Tancor) özgüdür. Tapınak yalnız başına yükselmez, duvarla çevrili bir alan içinde giderek büyüyen bir yapılar bütünü içinde yer alır. Ajanta'daki eşsiz güzellikteki freskler (VI. - VII. yy) de yine Gupta döneminde ortaya çıkmıştır. Elephanta'da tapınağın düz tavanları, mitoloji konularını işleyen fresklerle, duvarlar kabartma insan figürleriyle süslenmiştir.

 

Gupta Üslubu

Hindistan'da Gupta sülalesi döneminde gelişmiş üsluptur. Hindistan'da 320 yılına doğru yerleşen ulusal Gupta sülalesi (IV.yy.-VI.yy.) ülkede büyük çapta bir siyasal birlik kurmaya girişti ve bunda başarılı oldu: Birliğin sağlanmasından sonra, Hindistan'da kültür ve sanat alanında o güne kadar var olmayan bir gelişme görüldü.

 

Heykelcilik

Gupta dönemi heykelciği daha çok insan bedenini görüntülemeye yönelmiştir; Budha ya da daha seyrek olarak Brahma tanrıları, hep zengin giysiler ve süsler içinde insan olarak canlandırılmıştır. Yaklaşık V.yy'dan sonra Budhalar, Yunan-Budha üslubunun kumaş kıvrımlarını işleme biçiminden de yararlanılarak, bedenin bütün oylumlarını gözler önüne serecek biçimde, saydam ve ince bir musline örtülmeye başlandı. Gupta üslubundaki Budhaların pek çoğunda bu kumaşın kullanıldığı göze çarpar. Gupta üslubundaki heykellerin en güzelleri, Hint sanatıyla ilgili inceleme kitaplarında (şastra) açıklanan ölçülere uyularak dengeli ve uyumlu biçimler oluşturulduğunu gösteren örneklerdir. Yunan-Budha üslubuna özgü haleler de zamanla gelişerek efendilerin başlarının arkasında ve omuzlarında, çok sayıda dekoratif motiflerle süslü dev bir çembere dönüştü. Budhacılık ve Brahmacılıkla ilgili sahnelerde, ikinci dereceden kişilerin gövdelerinin üst bölümleri çıplak, alt bölümleri uzun bir eteklikle örtülüydü (Ajanta, Deogarth); çoğunlukla başları da ağır ve karmaşık süslerle bezenirdi. VI. ve VII. yy'lara doğru, figürlerin kalınlaştığı görüldü. Yapıtlardaki orantılı hesaplamaya yönelik matematik kuralları da giderek çoğaldı ve belirli bir düzen kazandı.

 

Mimarlık

Mimarlık doruk noktasına Gupta döneminde ulaştı. Bu dönemde belli bir tapınak modeli (Küçük Sançi Tapınağı) benimsendi. Daha sonraki dönemlerde planda küçük bir değişiklik yapıldı. Söz konusu tapınak, tek bir dikdörtgen bloktan oluşuyordu (Garbha Griha); bu taştan yapılma basit cella'nın önünde de hipostil (tavanı sütunlar üstüne oturan) bir yapı (mandapa) yer alıyordu. Hint üslubunun geçirdiği son evrimin belirgin örneğini oluşturan bu tapınakta, dikdörtgen bir tabandan, sekizgen gövdeli sütunlar yükseliyordu. Gupta sülalesi döneminde, mimarlık alanında pek çok mimarlık öğesi ortaya çıktı ve geliştirildi: Vimana, gopura (süslerle dolu çok katlı çatılar) ve çikhara.

 

İndus Uygarlığı (İ.Ö. 2500-1200)

III. bin yılın ortalarından başlayarak İndus vadisi Sümer-Akad uygarlığıyla sıkı bağlantıları olan parlak bir uygarlığın (Harappa ya da İndus uygarlığı) beşiği oldu. Hint kültürünün en büyük merkezleri olan Harappa ve Mohenco Daro’da yapılan kazılar sonunda olağanüstü güzellikte bir akropolis gün ışığına çıkarıldı; Eşsiz özgünlükte bir mimarlık sanatının ürünü olan bu yapıtta havuzlar, vb. görkemli görünüşleriyle Mezopotamya sanatını andıran dekoratif heykeller (MohencoDaro’nun büstü) birbiriyle uyumlu bir bütün oluşturacak biçimde birleşmişlerdir. Harappa’nın Dans Eden Tanrısı, duruşu, bütünlüğü ve “içselliğiyle” ilk dans eden Siva kavramının habercisi sayılır. İndus uygarlığının Arîler tarafından yıkılmasından sonra, son kalıntıları Doğu’ya kaydı ve Kuzey Hindistan’da gelişen Hint kültürüne eşine az rastlanır bir zenginlik kattı.

 

Veda Hindistan’ından Ganj Uygarlığına

İndus uygarlığı ile Mauryalar çağı (İ.Ö. 322-185’e doğru) arasında sanat açısından bir boşluk oldu; buna karşılık o dönemde dinsel bilginin temelini oluşturan veda’lar, upanişad’lar ve brahmana’lar yazıldı, tarihsel Budha ortaya çıktı. Ganj bölgelerinde çok eski oldukları sanılan merkezler vardır; Arîler de buralarda yerleşmişlerdir. İndus havzasının Dara I tarafından ilhakından (İ.Ö. V. yy. başı) ve Büyük İskender’in İndus bölgesine seferinden sonra Hindistan’da Çandragupta’yla yerleşen güçlü Maurya sülalesi, İskender’den sonra yerine geçenleri püskürtmeyi başardı. Maurya krallarının en büyüğü olan Aşoka (264-226) imparatorluğun etkisini artırdı, Budhacılığı yaydı, Hindistan’ın her yanında stupa’lar (Budha’nın ya da öğrencilerinin kutsal kemiklerinin konulması için yapılan tümsek biçimi yapılar) yaptırttı. Sanatta Helen ve Asur-İran etkisi özümlendi. Samath’daki sütun başlıkları Yunan katkısının Hint ikonografisinde nasıl özümsendiğini açıkça gösterir. Patna’daki heykeller Lange yasasına uygunlukla ve Akamanış etkisi gösteren kumaş kıvrımlarıyla bir halk sanatını yansıtır.

 

Hindistan’ın Parçalanması

Gupta İmparatorluğu’nun yıkılmasında sonra Hindistan bağımsız devletlere ayrıldı. Hindu dini resmi din olarak benimsendi; bu nedenle ikonografi repertuarında önemli bir değişiklik yapıldı: Bundan böyle anıtsal heykellere, başlıca figürü dans eden Siva olan hareketli ve destansı kompozisyonlara yer verilmeye başlandı.

 

Hindu Sülaleleri Döneminden (600-1200) XIX. Yüzyıla

Pala sülalesi zamanında başlıca özellikleri süse özgü ayrıntıların bolluğu, biçimlerde özenticilik ve uygulama kusursuzluğu olan bir anıtsal heykelcilik gelişti: Sözgelimi Nalanda heykelleri, Vacrayana dininin gizemli inanışını dile getirirler; bu dinde ruhun kurtuluşu her şeyden önce büyülü tılsımlı formüllere bağlıdır. VI-VII. yy’lar arasında Güney Hindistan’a egemen olan Pallava sülalesi, sanatını tümüyle Hindu dinine adamıştır. Mavalipuranı heykellerinde anıtsallık ilkesi korunmuştur. Bu dev kabartmalar Ganj’ın inişinin öyküsünü canlandırır (VII. yy.). Kompozisyon hareket ve biçimlerinin genişliğini çok iyi canlandırır; en belirgin özelliği, değişik üsluplarla yaratılmış hacimlerin anlatımıdır: Sözgelimi deva’ların (melekler) idealleştirilmesi ve gerçekçi üsluptaki hayvan biçimleri. Dekkan sülalesi olan Çalukya’larla birlikte (VI.-VIII. yy.) Mavalipuram üslubu Dekkan yaylalarına, Ellora’daki Kailasal tapınağına kaydı. Tümü de kaya duvarına oyulmuş heykeller Siva (Ramayana) efsanesini anlatır. Burada da yine uzamış beden orantıları, hayvan biçimlerinde aynı gerçekçilik göze çarpar; trajik coşkular yine kabartmaya derinlik verilerek yaratılmıştır. Elephanta tapınağında, Siva’nın yaşamını anlatan kabartmalarda görkem etkisi, taşın çeşitli derinliklerde oyulmasıyla elde edilen ustalıklı ışık oyunlarıyla sağlanmıştır. Dekkan’a IX. yy’da giren tunç heykel yapımına Brahmacı tanrıları görüntülemede başvurulmuştur; bunların en önemlisi Nataraca ya da dans tanrısı Siva’dır; bu tanrı, sonsuz ölüm ve yeniden doğuş sürecinin simgesidir; bedeninin her parçası belli bir simgesel anlam taşır. Erotik heykelcilikse en çok Konarak’taki Orissa ve Hacuraho (Orta Hindistan) tapınaklarında görülür.

 1206’da Müslüman istilasının yaygınlaşması, Hindistan’ın kendine özgü sanatının sonu oldu; Müslüman mimarisi çok geçmeden Hint mimarisine karşı çıktı. Moğol sülalesi zamanında (1526-1707) mimaride eşine az rastlanır zarafet ve sadelik görülür; bunun en güzel örnekleri arasında büyük Fatehpur Sikri Camisi (1583) ile Agra Tac Mahal’ı sayılabilir. İslâmi ​biçimleriyle küçük ve büyük kubbeler, kuleler, eyvanlar, kemerler, kameriyeler, sütunlar, pencereler ve kapılar yer almaktadır. Hint-İslâm sanatının en önemli süsleme unsurlarından biri de yazıdır. Özellikle XVII. yüzyılda yazıların kalitesi çok yükselmiş ve bu arada kitap istinsahında da büyük bir artış olmuştur.

Hint-İslâm sanatının mimari ve buna bağlı sanat kollarından sonra en önemli faaliyet alanı minyatürcülük olup bu sahada meydana getirilen eserler bütün dünyada şöhret bulmuştur. Minyatürün büyük bir değer kazanarak ilk önemli örneklerini vermeye başladığı devir Delhi Sultanlığı’nın son yıllarıdır. Fakat minyatür sanatının asıl gelişmesi ve hatta minyatür anlayışından kitap resmine doğru kayması Bâbürlüler devrinde olmuştur. Hindistan’da kökleri çok eskilere giden tasvirî sanatların İran’dan gelen yeni bir anlayışla birleştirildiği Bâbürlü resim ekolünün gerçek kurucuları ve Hintli ustaların yetiştiricileri Mîr Seyyid Ali ve Abdüssamed adlı iki İranlı sanatkârdır. Bu ustaları Hümâyun, tahtından uzak kaldığı yıllarda misafiri olduğu İran Şahı I. Tahmasb’ın sarayından almış ve beraberinde Hindistan’a götürmüştür. Hümâyun’un başlattığı minyatür çalışmaları, resme karşı büyük bir ilgi duyan oğlu Ekber Şah’ın Fetihpûr Sikri’de kurduğu yeni atölyede devam ettirilmiş, en güzel örnekler ise Cihangir ve Şah Cihan dönemlerinde verilmiştir. Daha sonra duraklamaya giren Bâbürlü minyatür sanatı, XVIII. yüzyılda Hindistan’ın değişik bölgelerinde hüküm süren bir kısmı Bâbürlüler’e bağlı hükümdarların desteğiyle canlılık kazanan mahallî üslûplara kaynak teşkil etmiştir.


Mahallî Hint ve Avrupa tesirleri gösteren Bâbürlü minyatür sanatı tamamen saray hayatına bağlı kalmıştır. Başlıca ilgi alanlarını portre ve tabiat tasvirlerinin oluşturduğu minyatür ustaları tabiatın çeşitli yönlerini dikkatle ele almış, iyice inceledikten sonra resmetmişlerdir. İnsan ve hayvan figürlerinin ifade ediliş biçimi, Bâbürlü minyatür anlayışını benzerlerinden çok farklı bir noktaya getirmiştir. Özel bir perspektif ve ışık-gölge kullanma eğiliminde olan sanatçılar renklerin seçiminde de farklı bir tutum benimsemişler ve ortaya, İslâm minyatürlerinden değişik tesirler bırakan Avrupa resmine yakın bir üslûp çıkarmışlardır. İnsan mizacının ifade edilmesi, tabiattaki şiirselliğin tesbiti ve hayatın incelenmesi gibi hususlarda gösterilen özen ve çaba ile kazanılmış tasvirî özellikler de diğer İslâm minyatürlerinden farklı ve daha cüretkâr bir sanat anlayışının teşekkül etmesine sebep olmuştur.

Bâbürlü döneminde en üstün seviyesine çıkan Hint-İslâm sanatının diğer bir yönünü temsil eden el sanatları arasında hiç şüphesiz birinci derecede önem taşıyanı maden işçiliği ve daha çok da kuyumculuktur. Hindistan’ın zengin madenleri ve değerli taşlarıyla tezyin edilen silâhlar, çeşitli süs ve günlük kullanım eşyası bu husustaki önemli örneklerdir. İkinci önemli el sanatını teşkil eden dokuma ve halıcılıkta mimari ve resimle yakından ilişkili bir tasvir eğilimi göze çarpmakta, özellikle de kumaşlarla halılar üzerinde görülen motifler ve sahne düzenlemeleri dikkat çekmektedir. Bu sanat kolları gibi Orta Asya ve İran etkilerinin belirgin olduğu fildişi ve ahşap oymacılığı da çeşitli ve önemli eserlerle temsil edilmiştir.

 

Hindistan'da Türk-Müslüman Mimari ve Resmi Sanatı

Hindistan, kültür ve sanat yönünden birçok özellikler taşıyan geniş bir ülkedir. Hint sanatı tarihini M.Ö. 5000'li yıllara kadar geri götürebiliyoruz. Hindistan'da tapınak, saray, cami, kale ve türbe gibi çeşitli yapı şekilleri görülmektedir. Ayrıca duvar resimleri, tahta ve taş oymacılığı, metal işleri büyük önem taşır. Özellikle Hindistan'da XVII. yüzyıldan sonra yapılan arkeolojik araştırmalar bu sanat dallarının çok eskilere dayandığını ortaya çıkarmıştır. Hindistan'ın ilk yerlileri olan Dravitlerle kuzeyden gelen kavimlerin birbirleriyle olan karşılıklı kültürel ve sanatsal etkileşimleri sonucu geleneksel bir sanat ortaya çıkmıştır. Bütün geleneksel sanatlarda olduğu gibi Hint sanatının amacı da her şeyden önce tanrıyı öğretmektir. Madde, ruh ve bütün her şey tanrının emri altındadır. Hint sanatı da bu büyük gerçeği ve onunla ilgili diğer gerçekleri öğretme çabası içindedir.

 

Hint sanat tarihi ele alındığında başlangıçtan itibaren dört ana grup altında toplanarak incelenir. Birincisi MÖ 4. binde meydana gelmiş, ortadan kalkış sebebi ve tarihi henüz açıklığa kavuşmamış, Mohencodaro, Harappa ve Takşila şehirleriyle tanınan İndus veya Sind medeniyeti; ikincisi Budhizm ve Caynizm'in etkisi altında kalan sanat; üçüncüsü Hinduizm ile ilgili sanat; dördüncüsü Müslüman Türklerin kuzey Hindistan'ı ele geçirmesinden sonra Hindistan'da meydana gelen ve Türk-İran-Hindu-Budhist stillerinin karışımından ortaya çıkan Türk-Müslüman sanatıdır.


Müslüman Türkler, M.S. X. yüzyılın sonlarından itibaren kuzey Hindistan'a inmeye başladılar. XI. yüzyılın başında Gazneli Mahmud, Pencap bölgesini idaresi altına aldı. XIII. yüzyılın ilk yarılarında Gurlu Muhammed ve askerleri Ganj ovasını ele geçirdiler. Delhi'de bütün Hindistan'a hükmedecek kuvvetli bir sultanlık kurdular. XIV. yüzyılın başında, Delhi Sultanlığı Dekkan ve Maysor'a kadar olan bölgeleri ele geçirdi.


XIV. yüzyılın ikinci yarısında Delhi sultanları Bengal ve Dekkan'ı Müslüman Türk yönetici ve askerlerinin yönetimine bıraktılar. Delhi Sultanlığı döneminde, bölge hanedanlıkları ve imparatorluk döneminde, Müslüman-Türk sanatı Hint sanatı üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Türk-İran-Hint sanatlarının karışımı ile çok değişik eserler ortaya çıktı. Başlangıçta Hindistan'daki Türk-Müslüman mimari eserleri İran mimarisinin etkisi altında kalmıştır. XIII-XV. yüzyıllar arasında yapılan yapılar ise geleneksel Hint üslubunun etkisi altında kalmıştır. Mimaride esas gelişme Türk- Müslüman İmparatorluğu döneminde olmuştur. Özellikle Ekber Şah (1556-1605) ve sonraki hükümdarlar devrinde bu gelişme hız kazanmıştır. Böylece Kuzey Hindistan'dan başlayarak çeşitli Türk-Müslüman medeniyet ve sanat merkezleri kuruldu. Bunlar Orta Hindistan'a kadar ilerledi. Hindu sanatı ise sadece güney Hindistan'da egemen oldu.


Hindistan'ın öz yapı üslubu ile Türklerin getirdiği mimari şekli tam bir tezat meydana getiriyordu. Hint mimari stili sayısız heykel ve süslerle kaplı yüksek yapılar şeklinde kendini gösteriyordu. Buna karşılık Türk-Müslüman mimarisinde gösterişsiz düz duvarlar ve mimari şekillerde açıklık ve uyum göze çarpıyordu. Heykel ve insan figürleri kesinlikle kullanılmıyordu. Hint mabetleri tanrı heykellerinin bulunduğu zemin üzerinde yükseltilmiş kümbet ve kalın sütunların dizildiği dehlizlerden ibaretti. Buna karşılık camilerde cemaatin toplandığı geniş bir avlunun bulunması gerekiyordu. Hindistan'da o dönemlerde bu karakterde iki cami stili vardı. Birinci şekilde, etrafı sundurmalarla çevrili bir alandan ibaret olan namazgâh denilen cami şeklinde, cami alanının kıble tarafından büyük kemerlerle süslü mihrab ve minare bulunurdu. İkinci stilde camiler kalelerin içinde veya medrese gibi yapıların ortasında bulunurdu. Kale duvarlarının dört köşesinde bulunan toparlak kuleler ise minare olarak kullanılmıştır. Türklerin yönetimi döneminde Hindistan'da yarım küre şeklinde kubbeler görülmeye başlandı.

 

Budhizm'in etkisi altındaki Uygur sanatında lotus yani nilüfer çiçeği şeklinde süslemeler vardı. Bu süsler, Hindistan'da Türk döneminde görülmektedir. Türk mimarisinin her döneminde görülen özelliklerden birisi olan küçük kubbelerin sıra sıra dizilmesi Hint-Türk eserlerinde de yer almıştır. Kubbeli türbeler de Türklerin Hindistan'a getirdiği Hakanlı ve Selçuklu türbelerinden etkilenen bir yapı şeklidir. Türklerin Hindistan'a getirdikleri diğer bir mimari özellik kemerlerdi. Budhist dönemde bu şekil Orta Asya'da gelişmiştir. Tahta kalıplara dökülen kemer, Budhizm'in Hindistan'dan çıkmasından sonra Hindistan'da görülmemiştir. Türk döneminde tekrar görülmektedir.

 

Bundan başka, Türkler Hindistan'a Orta Asya saray mimarisini de getirdiler. Bilindiği gibi Orta Asya'da egemen olan Türkler çadır veya tahtadan yapılan köşklerde otururlardı. Kalelerin içine de bu şekilde çadır veya köşk kurarlardı. Bu özelliği aynı şekilde Hindistan'da inşa ettikleri kalelerde de görmekteyiz. Yapılarda Hindistan'ın doğal zenginliklerinin verdiği bütün malzemelerden yararlanılmış, kırmızı kumtaşı, çeşitli renklerde mermer, taş, tuğla ve birçok değerli ve yarı değerli taşlar kullanılmıştır.

 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Hindistan'da egemenlik kuran Türk-Müslüman yönetimini XII. yüzyılın sonundan XV. yüzyılın ortalarına kadar hüküm süren Delhi Türk Sultanlığı ile 1526 yılından 1857 yılına kadar devam eden Türk-Müslüman İmparatorluk dönemi olarak iki aşamada ele almaktayız. Delhi Türk Sultanlığı dönemine ait pek çok mimari eser günümüze kadar gelememiştir. Bazıları ise harabe halindedir.


1193 yılında Gurlu Muhammed'in Delhi'yi, Delhi Türk Sultanlığı'nın başkenti yapmasından sonra bu tarih, Hindistan'da gerçek Türk-Müslüman mimarisinin başlangıç tarihi olmuştur. Delhi'de 1193 yılında inşasına başlanıp 1197 yılında tamamlanan Kuvvet-ül-İslâm, “İslâm’ın Kuvveti”  Camii günümüzde bir harabe halindedir. Bu görünüşüyle bile dünyanın en muhteşem yapılarından birisidir diyebiliriz. Cami, Kudbeddin Aybek tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra, sırayla 1230 yılında İltutmuş, 1315'te Alaeddin Kılcı gibi sultanlar camiye çeşitli eklemeler yaptırdılar. Caminin bir iç bir de dış avlusu bulunmaktadır. Caminin doğu duvarında bulunan bir yazıda, bu caminin yirmi yedi Hindu tapınağının malzemesi ile yapıldığından bahsedilmektedir. Bu yüzden iç avluda bulunan sütunlarda Hindu izleri görülmektedir. İltutmuş Dönemi'nde (1230) yapılan bölümler İslâmî karakterdedirler. Halen sağlam bulunan kısım ise, yapının batı yönündeki 120 metre uzunluğunda kemerler dizisidir. İltutmuş, camiyi iki misli büyütmüştür. Caminin alanı içinde kendisi için bir türbe yaptırmıştır. Alaeddin Kılcı ise camiye havuzlar ve kemerler ilave ettirmiştir.

 

Kuvvet-ül İslâm Camisi’nin geniş avlusu içinde Delhi'nin semalarına doğru yükselen Kutb Minar, Hindistan'daki Türk-Müslüman egemenliğinin soylu anıtlarından biridir. Orta Çağ'ın ünlü gezgin ve yorumcusu İbn Batuta, Kutb Minar için “diğer İslâm topraklarında bir benzeri bulunmayan dünyanın harikalarından biri” diye söz eder. Günümüzde de büyüleyici görünüşü, harika işçiliği ile benzerleri içinde en güzeli olduğu kabul edilmektedir. Kutb Minar'ın yapımına Kudbeddin Aybek tarafından 1192'de başlanmıştır. Beş şerefeli olan minare İltutmuş tarafından tamamlanmıştır. Burada bulunan bir yazıda 1368 yılında yıldırım düşmesiyle zarar gören minarenin Firuz Şah Tuğluk tarafından tamir ettirildiği ve beşinci kat ilave ettirildiğinden bahseder. Beşinci katın üstü bir kubbe ile örtülmüştür. Zelzeleden zarar gören Kutb Minar'ı 1828 yılında Bengal'de görevli bulunan İngiliz mühendislerden Smith, usulsüz bir şekilde onardığı için tepesine yapılan ilave 1848 yılında Lord Harding tarafından kaldırıldı. Minarenin tepesi, şimdi basit bir demirle çevrilidir. 73 metreye yakın yükseklikte olan Kutb Minar'ın çevresi tabanda 29 metre, tepe kısmında ise 7 metredir. Kutb Minar'ın birinci bölümünün çevresinde yuvarlak ve düz yivler vardır. Diğer bölümlerdeki yivler ise yuvarlaktır. Kutb Minar'ın ilk üç bölümü kırmızı kumtaşındandır. Diğer bölümlerde ise mermer ve kırmızı kumtaşı kullanılmıştır. Kutb Minar'ın gövdesinde Kur’ân-ı Kerîm surelerinden alınmış, kûfi yazısı ile nakşedilmiş yazı bantları vardır.


1200 yılında yapımına başlanan ve İltutmuş zamanında bitirilen Acmer'deki Acmer Camii'nin kemerleri İran stilindedir. Ayrıca yapıda Arapça yazılar ve çeşitli süslemeler vardır. Bu eserlerden, günümüze sadece iki minare kalmıştır. 1296 yılında Delhi Sultanlığı'nın başına geçen Alaeddin, Kuvvet-ül İslâm Camii'ni genişletti ve burada Alâ-i Dervaza isimli bir takı inşa ettirdi. Bu yapı Türk-Müslüman-Hint sanatının ilk örneklerinden biridir. Bütün bu meydana getirilen çeşitli eserlerin sonucunda Delhi şehri ortaya çıktı.


Delhi, Delhi Sultanlığı Dönemi'nde, Tuğluk Hanedanı’nın hüküm sürdüğü 1321-1421 yılları arasında gerçek bir Türk-Müslüman başkenti oldu. Araziye üçgen şeklinde yayılan ve “Delhi”, “Dilli” şeklinde de anılan Delhi şehri, kuzeyden güneye 20 kilometre genişliğe ulaşmıştır. Üçgenin tepesinde Cumna nehri vardır. Günümüzde “Eski Delhi” adı verilen ve Kudbeddin tarafından kurulan ilk Türk-Müslüman şehri üçgenin kuzey batı köşesinde kalmıştır. İkinci şehir Sıri, Eski Delhi'nin kuzeydoğusundadır. Üçüncü şehir ise 1321'de üçgenin kuzeydoğu köşesinde kurulan Tuğluk Abad'dır. Dördüncü ve beşinci şehirler Cihanpannah (1327) ile Firuzabad (1354)’dır. Şehirler Tuğluk'un hükümdarlığı döneminde genişlemişlerdir. Bu şehirlerde çeşitli mimari karakterlerde birçok ilginç bina inşa edilmiştir. Bunlara örnek olarak şu eserleri sayabiliriz.

1325 yılında inşa edilen Gıyaseddin'in türbesi kırmızı kumtaşından yapılmış ve kare şeklindedir. Duvarları çok kalındır. Bu kütleli ve ağır görünüşlü yapının çevresi taştan burçlarla kuşatılmıştır. Türbe âdeta kale görünümündedir. Türbenin üzerindeki beyaz mermer kubbe sekizgen bir silindirin üzerinde yer alır. Türbenin dış duvarları kırmızı kumtaşından işlemelerle örtülüdür. Türbe, Hindistan'da Türk-Müslüman mimari tarihinin önemli bir dönemeci sayılır. Zira duvarları belli bir eğime sahip ilk bina niteliğini taşır. Türbe inşa edildiği zaman yapay bir gölün ortasında bulunuyordu.

 

XIV. yüzyıla ait Delhi camileri içinde en önemlisi Kalan Mescid’dir. Yapının köşelerinde kubbeli burçları, giriş kısmının iki tarafında bulunan sivri başlıklı silindir şeklinde minareleri ile ihtişamlı bir görünüşü vardır.


XIV. yüzyıla ait Delhi bölgesi dışında başlıca Türk-Müslüman yapıları Gucerat, Bengal ve Caunpur bölgelerinde inşa edilmiştir. Gucerat, esasında Hindu sanat ustalığının merkeziydi. Bu yüzden Çanbay'da Camii Mescid (1325); Ahmedabad yakınında Dholka'da Hilâl Han Kazı Camii (1333) gibi eserler Hindu yapılardan alınmış çeşitli motiflerle donatılmıştır. Bengal'in Gaur bölgesinde Pandua yakınında bulunan büyük Adina Mescid'in Mekke'ye bakan cephesinde kolonlu ve dehlizle çevrilen büyük bir avlusu vardır. Diğer cephelerde ise birer dehlizi bulunmaktadır. Tuğladan yapılmış kemerleri aynı ölçü ve süsleme şekliyle 378 adet kubbeyi taşır.

 

Bundan başka Kuzey Hindistan'da iki ilgi çekici cami vardır. Bunlardan birisi Benares yakınlarında Caunpur'da 1377 yılında tamamlanan kale içinde İbrahim Naib Barbak Camii'dir. Diğeri de 1408 yılında inşa edilen Atala Mascid Camii'dir. Atala Mascid Camii'nde giriş kolonu üzerinde İran stili büyük bir kemer vardır. Kare şeklindeki caminin köşelerinde bulunan kuleler Hindu stilini aksettirir. İç kısımdaki kemerler ve kubbelerde ise Türk stili göze çarpar.


XV. yüzyıl ile XVI. yüzyıl başlarında Kuzey Hindistan'da çeşitli savaşlar sebebiyle Delhi Sultanlığı zayıfladı. Bengal, Caunpur, Gucerat, Malva ve Dekkan gibi tâbî krallıklar ortaya çıktı. Bu bölgelerde de çeşitli anıt ve türbeler inşa edildi. Caunpur'da bu döneme ait iki camii vardır: Camii Mescid ile Küçük Lâl Dervaza Camileri. Yine bu döneme ait Bengal'in başkenti Gaur'da Müslüman-Türk ve Hindu stilleri ile tuğladan kemer geleneği gelişmiştir. Örnek olarak 1490 tarihli Firuz Şah Minar minaresini verebiliriz. Bu minare değişik yapı tekniğiyle bir minareden çok yuvarlak bir kuleyi andırır.

Malva'nın eski başkenti Mandir'de 1454 yılında tamamlanan Camii Mescid muhteşem bir yapıdır. Fergusson'a göre “büyüklüğü ve güçlü görünümü ile Hindistan'da bulunan örneklerin en üstünüdür”. Büyük avlusu Mekke yönünde beş, doğuda iki, kuzey ve güneyde üç adet olmak üzere sivri şekilli kemerlerle çevrilidir. Mihrabın üzerinde ise geniş kubbeler vardır. Kemerlerin üzeri ise çok sayıda küçük kubbelerle örtülüdür. Bu cami Hindu etkisinden uzak tamamen Türk-Müslüman sanat eseridir. Kırmızı kumtaşından yapılmıştır. Mermerden süslemeleri vardır.


Gucerat'ın başkenti Ahmedabad, önemli bir mimari merkezdi. Burada Müslüman Türkler tarafından inşa edilen bütün yapılarda Hindu karakteri hâkimdi. Yapımı 1411 yılına rastlayan Camii Mescid bu stile örnektir. 260 tane ince sütunun üzerinde 15 tane simetrik şekilde düzenlenmiş kubbeler bulunur. Caminin içinin aydınlanması iklime uygun olacak şekilde ustalıkla düzenlenmiştir.

 

Delhi Sultanlığı’ndan sonra, Babür'ün 1526 yılında Türk-Müslüman İmparatorluğu'nu kurmasından sonra 1707 yılında Evrengizib'in ölümüne kadar geçen iki yüzyıla yakın dönem içinde Müslüman eserlerin mimari stili eyaletten eyalete değişen şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Başlıca eserler Ekber (1556-1605), Şah Cihan (1628-1658) dönemlerinde inşa edilmiştir. Evrengizib (1658-­1707) döneminde ise mimari yavaş yavaş gerilemeye başladı.


Bu dönemin mimari eserlerinin en önemlileri Hindistan'ın kuzeybatı bölgesinde özellikle Delhi, Agra, Lahor, Fatehpur Sihri, Allahâbad ve Bicaypur'da bulunmaktadır. Babür, Agra şehrini başkent yaptı. Dönemine ait pek fazla eser olmasa da Panipat ve Sambal camilerini sayabiliriz. Hümayûn Dönemi'nde (1530-1540) ise pek fazla eser yapılmamıştır.


Zira bir Afgan Prensi olan Şehr Şah saltanatı ele geçirmiş, 1540-1555 yılları arasında Delhi'de Suri hanedanını kurmuştur. Hümayûn'un inşa ettirdiği eserler Afganlılar tarafından yıktırılmıştır. Hümayûn dönemine ait geride kalan tek eser Delhi'de Cemali-Kemali Mescidi’dir. Bu mescid Türk-Müslüman mimarisi için ilgi çekici bir örnektir.


1542 yılında tahta çıkan Ekber döneminde mimaride gözle görülür bir ilerleme vardır. Ekber sanatın her dalına önem vermiştir. Bu dönemde çok sayıda kale, saray, okul, su depoları ve kuyular inşa edildi. Ekber, annesinin İranlı Şeyh Cem ailesinden olması sebebiyle İran stiline daha çok sadık kaldı. Bunun yanında onun döneminde Caynist ve Hindu tapınaklarının yapı şekillerinden yararlanıldı. Agra kalesindeki Cihangir Mahal, dört köşeli sütun başlıkları, küçük kemer dizeleri ile Hint stilini andırır. Ekber döneminin ilk yapılarından birisi de babası Hümayûn için Delhi'de inşa ettirdiği (1565­1569) türbedir. Türbe yüksek duvarlarla çevrili büyük kare şeklinde bir bahçenin ortasına yerleştirilmiştir. Batı ve güneyinde iki tane çok yüksek tak şeklinde iki büyük kapı vardır. Bu kapılar gri taştandır. Üzerleri kırmızı kumtaşı ve beyaz mermerlerle süslenmiştir. Türbenin ana gövdesinin şekli kısa dört uzun kenarlı sekizgendir. Dış kubbenin içinde bir de iç kubbe vardır. Bu Türkistan stilleridir. Dış kubbe beyaz mermerdendir, soğanı andıran şekildedir. Dünyanın en güzel kubbelerinden biri diyebileceğimiz bu kubbe silindir şeklinde bir platforma oturtulmuştur. Üzerinde bakırdan bir alem vardır. Türbenin içinde sekizgen biçimli birçok odacık vardır. Hindistan'da daha önce böyle zarif bir iç düzenleme ve koridorlar kompleksi inşa edilmemişti. Diğer bir özellik de kubbenin dört köşesine yerleştirilen “çatri”, yani kulelerin ilk defa kullanılmasına örnektir. Gerçekte Hümayûn'un türbesi tasarımındaki saflık ve basitlik, oranlarındaki mükemmellik ve mermerle kırmızı kumtaşının karışımındaki ustalık sebebiyle birçok özelliklerle dolu bir yapıdır. Türbeyi çevreleyen bahçede diğer Türk bahçelerinde olduğu gibi taşlarla döşenmiş patikalar, çiçek tarlaları, servi ağaçları ile süslü suyolları, su depoları ve fıskiyeler vardır. Binanın mimar ve ustaları Semerkand ve İran'dan gelmiştir. Yapının mimarı Mirza Giyas'tır. Türbede çeşitli yapı şekillerini bir arada görmekteyiz: Bahçesi ile dış kısımdaki yan yana kemerler İran, kubbesi ve planı Türk, kubbenin köşelerindeki çatri yani kuleler ise Hindu stiline örnektir. Bu başarılı karışımdan zarif bir yapı ve büyük bir sanat eseri ortaya çıkmıştır.

 

Ekber döneminin Delhi'deki diğer türbeleri Adnan Han ve Atgah Han (1566) türbeleridir. Adnan Han türbesi mimari açıdan Lodi stilinin son örneği olması sebebiyle önemlidir. Sekizgen şekilli olan türbe bir platform üzerine oturtulmuştur. Sekiz kenarın her birinde üçer kolon vardır. Türbenin gövdesi gri kumtaşı, kubbesi ise kırmızı kumtaşındadır. Ekber, saltanatını imparatorluğunun çeşitli şehirlerinde sürdürmüştür. 1605 yılından ölümüne kadar da Agra'da kalmıştır.

 

Ekber, 1566 yılında Agra Kalesi'ni yaptırtmaya başladı. Kalenin içine ilk olarak saray yapıldı. Ayrıca Cihangiri Mahal adı verilen sarayın avlusu kare şeklindedir. Avlu sütunları ve birbirine bağlı sütun başlıkları ile Hint stilindedir. Zengin oymaları vardır. Sarayın diğer kısımları daha çok İran stilindedir. Ekber, kendine başşehir olarak Agra'ya 60 km kadar uzaklıkta olan Fatehpur Sihri şehrini inşa ettirdi. Günümüzde ise burası bir harabe halindedir. Ekber'in buraya bu şehri kurmasındaki sebep ise, orada yaşayan ve kendisine çok hürmet duyduğu, ermiş bir kişi olan Selim Çisti'nin oturduğu yer olmasıdır. Kendi başkentini Sihri'de yaptırarak ermişi onurlandırmak istemiştir. Fatehpur, “zafer şehri” anlamına gelmektedir. Ekber'in serbest düşünceli ve tolerans sahibi olması birçok Hindu racasının sevgi ve güvenini kazanmasına sebep oldu. Racalar, Ekber'e hem para yardımı yaptılar hem de şehrin yapılması için birçok usta gönderdiler. Fatehpur Sihri 1569-1585 yılları arasında inşa edilmişti. Sistemli bir şekilde planlamış olan şehrin çevresi hemen hemen 14 kilometredir. Üç tarafı kale duvarları ile çevrilidir. Dokuz tane kale kapısı ve dördüncü tarafında çok büyük suni bir göl vardı. Kalenin içindeki büyük cami geniş bir alana kurulmuş, üç tarafında dehlizler vardı. Dört köşeli cami, ibadet yerleri ile çevrilmişti. Bunlar küçük kubbeli hücrelerdi. Bunların her birinde hocalar ve öğrenciler otururdu. Bu camiye Fatehpur Üniversitesi de diyebiliriz. Caminin tavanı sütunlar üzerine oturtulmuştu. Caminin kuzeyinde iki türbe vardır. Bunların birisi Selim Çisti'nindir. Caminin güneyinde, orta kısımda muhteşem Bülend Darvaza bulunur. Bülend Darvaza hemen hemen 44 metre yükseklik, 40 metre genişlik ve 24 metre derinliktedir. Kapısının önünde 42 basamak vardır. “Büyük Zafer Kapısı” anlamına gelen Bülend Darvaza, Ekber'in Gucerat zaferinin anısına inşa edilmiştir. Bülend Darvaza, büyük hücreleri, kubbeli portali, medhal, büyük cümle kapısı ve büyük dikdörtgen şeklinde süslü çerçevesi ile İran stilini aksettirir. Çatısında bulunan küçük kubbeler ise Hint stilindedir.

 

Fatehpur Sihri'nin diğer muhteşem yapıları Codh Bai sarayı ve harem daireleridir. Sarayın şekli batı Hindistan'daki mabet mimarisine benzer. Ayrıca toplantı salonları kolonlarla süslenmiş olan Divân-ı Âm (Halk Meclisi) ve yapı şekli, planı ve süslemeleri ile bir şaheser olan Divân-ı Has (Yüksek Meclis) dışarıdan iki katlı bir yapıya benzerse de, gerçekte geniş bir odadan ibarettir. Yapının dışını çevreleyen balkonun hizasında, iç kısımda da bir tür balkon veya bir tür taht bulunduğu tahmin ediliyor. Ekber buradan çevresinde oturan bilginleri ile konuşur, onların tartışmalarını dinlermiş. Bu kare biçiminde köşkün köşelerinin üst kısımlarında birer küçük kubbe bulunmaktadır.

 

Ekber'in Agra'ya 10 km uzaklıkta bulunan Şikandara'da 1605 yılında yaptırmaya başladığı türbesini oğlu Cihangir tamamlatmıştır. Bir bahçe ortasında bulunan bu türbe, dördü kırmızı kumtaşından, beşincisi de beyaz mermerden ve yukarıya doğru piramit gibi daralan beş katlı bir yapıdır. Her katta galeriler ve küçük kubbeli odalar vardır. Alt kat 107x107 metre ölçüsünde ve 10 metre yüksekliktedir. Katların her birinin yüksekliği bir önceki katın yarısı kadardır. Sanduka, beyaz mermer ve üstü açık olan beşinci kat salonundadır. Fakat Ekber sade bir lahit içinde yapının bodrum kısmında gömülüdür. Panç Mahal diye adlandırılan türbenin yapı stili Güney Doğu Asya'da kemer stilini andıran “Budhist vihara” yani mabetlere benzer. Türbeye giriş portalinin yan panoları, portal hücresinin yanları, kemer kalınlığı, kemer köşelikleri şimdiye kadar görülmeyen bir tarzda arabesklerle, bitki kompozisyonları ile süslenmiştir. Bu süslemelerde sarı, beyaz ve siyah mermer kullanılmıştır.

 

Ekber'den sonra tahta çıkan Cihangir ise (1605-1628) sadece Lahor'da oturdu. Lahor'da Moti Mescid yani İnci Camii ve kale içinde bir saray inşa ettirdi. Cihangir, bahçeleri çok severdi. Bahçelerin tıpkı bir İran halısı gibi olmalarını isterdi. Bu yüzden Udaypur, Şrinagar ve Fatehpur Sihri'de cennet misali bahçeler düzenlettirdi. Fakat bu bahçelerin en güzeli ve en ünlüsü Lahor yakınında kendi türbesini çevreleyen Şah Dara yani “Zevk Bahçesi” isimli bahçedir.


Agra'da çok güzel bir bahçenin içine, 1621 -1628 yılları arasında inşa edilen İtimad-ud Daula, Cihangir'in eşi Nur Mahal tarafından babası için yaptırılmıştır. Türbede çeşitli stiller kullanılmıştır. Kare şeklinde olan yapının yüksekliği 16 metredir. Her köşede birer tane olmak üzere dört kulesi vardır. Kulelerin üzerinde de üstleri kubbe ile kapalı Hindu stili çatriler vardır. Türbenin her tarafı mermerdir. Mermerin üzeri türlü renklerde değerli taşlarla kakma yapılarak işlenmiştir. Bunlar genellikle bitki motifleridir. Sanduka, kubbeye benzer bir çatı ile kapatılmış, pencereleri ise mermer kafeslidir. Gerçek mezar türbenin altındadır. Hindu stilinin yanında türbede Selçuklu ve Osmanlı etkileri tam bir uyum içindedir. Bu ahenkli görünüşüyle çok güzel ve narin bir yapıdır.


Şah Cihan'ın hükümdarlık dönemi Hindistan'da mimarinin altın çağıdır. İmparatorlukla ilgili çok sayıda âbidevi eserler yapılmıştır. Bu mimari eserler arasında saray, kale, bahçeler, camiler gibi yapıları sayabiliriz. Bu eserler arasında ilk sırayı Tac Mahal alır. Biz bu eserleri Agra, Delhi, Lahor, Kabil, Keşmir, Kandhar, Acmer, Ahmedabad, Muhlispur ve Hindistan'ın hemen hemen her tarafında görebiliriz. Şah Cihan dönemi yapılarında değerli taş kullanımı en belirgin özelliktir. Bilhassa Delhi'deki yapılarda değerli taş kullanımı daha fazladır. Ayrıca Agra kalesindeki toplantı salonlarını değerli taş kullanımına örnek olarak verebiliriz. Şah Cihan döneminde yapılan bu âbidevi eserleri kısaca gözden geçirelim:


Agra Kalesi’nde yapılan Moti Mescid veya İnci Camii: Bu cami kırmızı kumtaşından inşa edilmiştir. Bunun üzeri de sedef görünümünde beyaz bir mermerle kaplanmıştır. Dilimli kemerleri ve süslü kolonları ile nefis bir eserdir. Moti Mescid 1648-1655 yılları arasında inşa edilmiştir.

Hindistan'da bulunan camilerin en büyüğü olan Delhi'deki Cama veya Cami Mescid'in yapımına 1650 yılında başlanmıştır. Mimarı Üstad Halil'dir. Caminin yapımı sırasında beş yüz işçi çalışmış ve altı yılda tamamlanmıştır. Caminin alanı 1170 metrekaredir. Bir platformun üzerine inşa edilen camiye güney, doğu ve kuzeyden olmak üzere üç kapıdan girilir. Bu üç giriş tabanı büyük kırmızı kumtaşı bloklarıyla döşenmiş bir avluya açılır. Avlunun batı tarafında cami bölümü bulunur. Camide üstleri bakır kaplamalı üç kubbe vardır. Bu kubbeler caminin ihtişamın artırır. Ortadaki kubbe diğer iki kubbeden daha yüksek ve büyüktür. Caminin kuzey ve güneyinde zarif bir şekilde incelerek yükselen iki minare vardır. Bu minareler 39.6 m yüksekliğinde olup dikey yerleştirilmiş beyaz mermer ve kumtaşı şeritlerden meydana gelmiştir. Her minarenin üç şerefesi vardır. Minareler 130 basamaklıdır. Çadıra benzeyen, sivri kaplamalı sekizgen mermerden bir kubbe ile örtülüdürler.

 

Camii Mescid plan bakımından Agra'daki Moti Mescidi'ne benzer. Caminin giriş kapısı Fatehpur Sihri'deki Bülend Darvaza gibi ihtişamlı değilse de yine de onun kadar çok ihtişamlı ve güzeldir. Yapının önemli özelliklerinden olan siyah ve beyaz mermerin kırmızı kumtaşına yapılan kakmaları, genişliğini daha da fazla gösteren odalarla dolu avlusu, kemerleri destekleyen büyük duvarları, zarif minareleri ile kuru soğan şeklindeki kubbeleri ve dekoratif süslemeleri ile günümüze kadar bozulmadan gelmiş muhteşem eserlerden birisidir. Cami, muhteşem yapısı ile saygı duyulacak bir eserdir.

 

Hükümdarlığının on bir yılını Agra'da geçiren Şah Cihan, başkentini Delhi'ye taşımaya karar verince mimarlarına Agra ve Lahor'daki kaleler gibi bir kalenin Delhi'de inşasını emretti. Kalenin yapımına 1618 yılında başlandı ve 1648 yılında tamamlandı. Kalenin mühendisleri Ahmed ve Hamid'dir. Kalenin çevresi 2.4 kilometredir. Nehre bakan duvarları 18.2 metre yükseklikte, kara tarafındaki duvarları ise 33.5 metre yüksekliğindedir. Kaleyi ayrıca 22.8 metre genişlik ve 9 metre derinliğinde bir su kanalı çevirir. Kalenin duvarları kırmızı kumtaşından yapılmış ve kalenin dışarıdan çok güzel görünmesine yol açan kuleler, kubbeler, pencereler ve duvarlara oyulan resimlerle kaplanmıştır. Bu yüzden kaleye Kırmızı Kale yani “Lâl Kila” denilmektedir. Gurup vakti bu özellikler kaleye ayrı bir zarafet verir. İki önemli giriş kapısı olan Lahor ve Delhi kapıları da kaleye ayrı bir güzellik katarlar. Kalenin merkezinde üstü açık sekizgen bir alan ve bir koridor vardır. Bu koridorun iki tarafında 32 kemerli oda bulunur. Kemerli odalar aslında dükkân olarak kullanılmakta idiler. Yine başka bir kemerli geçitten müzik salonuna ulaşılır. Müzik salonunun yanında halka açık toplantı salonu yani Divân-Âm (Halk Meclisi) bulunmaktadır. Salon parlatılmış kumtaşındandır. Arkası kapalı diğer üç kenarı açık, kolonlarla çevrili bir salondur. Salon bu kolonlarla üç bölüme, bu bölümler de salonun arkasından önüne kadar devam eden kemerleri destekleyen aralıklı sütunlarla 7 parçaya ayrılmıştır. Salonun zarafetine bu kemerlerle, dört köşedeki birleşik kolonlar ve onların çok güzel oranlanmış taban yapılarının katkısı çok büyüktür. Salonun en büyük özelliği hükümdarların oturduğu kısmın arkasındaki duvarlarda bulunan oyuk kısmıdır. Bu kısımda mermer en ustalıklı şekilde işlenmiştir. Kalenin Cumna nehrine yakın kısmında Divân-ı Has, yani devlet erkânının toplandığı salon vardır. Bu salonun yapısı çok ihtişamlıdır. Bu salon her biri değerli taşlardan mozaik kakmalı çiçeklerle süslenmiş sütunların desteklediği bir amfi biçimindedir. Bu salon en üstün süsleme ve zengin görünüşlü mimariye tipik bir örnektir. Mermer sütunlar salonu on beş bölüme ayırır. Sütunlardaki çiçek kakmalar, çizgiler halinde kazılmış zarif şekiller, altın ve diğer metallerle işlemeli kemerler estetik zevkinin en güzelini gözler önüne serer. Kemerlerdeki simetrik uyum çok güzeldir. Marathaların saldırısında alıp götürülen tavanı ise altın kakmalı gümüşle kaplıydı. Bütün bu güzellik ve ihtişamı ile kelimelerle anlatılamayacak kadar ihtişamlı bu salonun duvarında şöyle bir cümle ile karşılaşıyoruz: “Yeryüzünde bir cennet varsa işte o burasıdır, burasıdır”. Dünyaca ünlü Tavus Tahtı da bu salonda bulunmaktaydı.  

 

Yapının mimari ve dekoratif yönden ilgi çeken bir bölümü de Reng Mahal’dır. Reng Mahal’ın iki ucunda küçük daireler ve merkezi bir salonu vardır. Bu bölümler on beş tanedir. Reng Mahal'ın tavanı gümüşten, duvarları ise bir yaldız ve renk harikasıdır. Daha sonra bu tavan kaldırılarak tahta ile kaplanmıştır. Salonun en önemli özelliği mermerden yapılmış üzeri kakmalı çeşme ve havuzdur. Kakmalarda değerli taşlar, çeşitli renklerde mermer kullanılmıştır. Bu çeşmenin ve kale içindeki diğer su kanallarının suyu Delhi'ye 10 km uzakta bulunan Yamuna nehrinden Ali Mardan isimli bir kanalla getiriliyordu. Bundan başka, kalede anabileceğimiz özelliklerden Mussaman Burc, yani Sekizgen Kule, Habgâh yani Uyku odası, Şah Burc yani Hükümdarlık Kulesi, Hamam, Savan ve Badan yani bulut ve yağmur havası meydana getiren Yağmurlu Burc bulunmaktadır. Zamanla çeşitli olaylar sonucu Kırmızı Kale'nin pek çok bölümü yıkılmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz bölümler sağlam kalmıştır.

 

Şah Cihan döneminin ve dünyanın harikalarından birisi olan Tac Mahal'in çok acıklı bir öyküsü vardır. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse ebedi aşkı olan eşi için Tac Mahal kadar muhteşem ve güzel bir mezar yaptırtmamıştır. Şah Cihan, eşi Mümtaz Mahal'ı çok sever ve onu gittiği her yere götürürdü, Mümtaz Mahal, Şah Cihan'ın ikinci eşiydi. Şah Cihan, başka evlilik yapmamıştı. Fakat hükümdar çok talihsizdi. Mümtaz Mahal, 1632 yılında vefat etti. Bu duruma çok üzülen hükümdar eşi için tamamen beyaz mermerden bir türbe, kendisi için de tamamen siyah mermerden bir türbe yaptırmaya karar verdi. Türbenin “eşinin güzelliği kadar güzel, yine eşinin zarifliği kadar zarif olmasını ve görünüşünde de eşinin ruhunun güzelliğini aksettirmesini” istedi. Yapımında 20.000 işçinin çalıştığı Tac Mahal iki platform üzerine oturur. İki platformun arasında kırmızı kumtaşından bir kuşak vardır. İkinci platformun yüksekliği 6 metredir. Bunun üzerinde esas türbe yer alır. Türbenin yüksekliği kubbeye kadar 39 metredir. Türbe, kenarları kesik sekizgen şeklindedir. Kubbesi ise 36 metre yüksekliğinde ve nilüfer çiçeği şeklindedir. Tac Mahal'in yapımı için birçok ülkeden ustalar gelmiştir. Bağdat'tan hattat, Buhara'dan kakma ustası, İstanbul'dan kubbe ustası, Semerkand'dan minare yapımcısı, Kandahar'dan taş ustası, Şiraz'dan çizim ustası,-Üstad İsa gibi-Tac Mahal'in esas mimarının kim olduğu hakkında birçok görüş ileri sürülmektedir. Bazıları Venedikli Jeronimo'nun, bazıları da Osmanlı mimarı Mehmet İsa Efendi olduğunu kabul etmişlerdir. Son araştırmalar her iki görüşün de yanlış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tac Mahal'in esas mimarı Şah Cihan'ın gözde ustası Mimar Ahmed'dir. Mimar Ahmed'in yerine geçen oğlu Mimar Lütfullah, babası hakkında yazdığı yazılarda babasından Tac Mahal'in mimarı olarak bahseder. Lahorlu Mimar Ahmed ise Mimar Sinan'ın öğrencisi olan ve sonradan Hindistan'a çağrılmış bulunan Türk Mimarı Yusuf'un oğludur.


Tac Mahal'in iç ve dış duvarları ile tabanı beyaz mermerdendir. Bu mermerlerin üzeri değerli taşlarla kakma yapılmış çiçek demetleri ve yazılarla süslüdür. Sivri kemerlerle ve hücreleri bulunan kapıların yüksekliği 32 metredir. Yasin Sûresi, güney kapısından başlayarak sıra ile batı, kuzey ve doğu kapılarında, her kapının sağ kenarından başlamak üzere yazılmıştır. İç kısımda sekizgen şekilli mermerden oyulmuş bir kafes vardır. Mümtaz Mahal'in sandukası kafesin içinde orta yerdedir. Burada Şah Cihan'ın sandukası da vardır. Çünkü Evrengizib, babasını tahttan indirir. Siyah mermerden mezar yaptırmaz. Onu Agra Kalesi’ne kapatır. Şah Cihan, eşinin türbesini buradan seyreder. Şah Cihan ölünce Mümtaz Mahal'in yanına defnedilir. Tac Mahal'in mermerleri üzerine yapılan oymalarda akik, kristal, firuze, zümrüt, elmas, topaz, inci, mercan, lacivert taşı, sedef altın gibi değerli taşlar kullanılmıştır. Bu taşları Hint prensleri Şah Cihan'a hediye etmişlerdir. İran ve Türk stilinde düzenlenmiş türbe, çeşitli ağaçlar, suyolları ve fıskiyeler bulunan bir bahçenin içindedir. Dört köşesinde yukarıya doğru hafifçe daralan yuvarlak biçimli mermer minareleri vardır. Günümüzde Hindistan'ın ve dünyanın dört tarafından Tac Mahal'i binlerce kişi ziyarete gelmektedir.


Türk-Müslüman İmparatorluk döneminde Hindistan'ın diğer bölgelerinde de birçok mimari eserler meydana getirilmiştir. Bicaypur'da XVII. yüzyıla kadar 1600 adet cami inşa edilmiştir. Bu dönemde şehrin nüfusu bir milyondu. XVII. yüzyılda Bicaypur'u ele geçiren Marathalar bütün şehri yıktılar. 1883 yılında İngilizler Bicaypur'u askeri karargâh yapınca bazı binalar restore edildi. Şehirde bulunan yapılar arasında değişik planlı ve pencereleri oymalı Camii Mescid (1576), Hindistan'da bulunan en güzel camilerden birisidir. Yine Bicaypur'da özellik gösteren, küçük bir cami, Mihtar Mahal ile nefis su köşkü Calamandir vardır.


Güney Hindistan'ın Dekkan bölgesinde Türk-Müslüman egemenliği özerk hanedanlıklar şeklinde yüzyıllar boyu devam etmiştir. Bunun sonucunda bu bölgede Türk mimari özelliğini taşıyan birçok yapılar inşa edilmiştir. Burada egemen olan Kutb Şah döneminde eski Hint krallıklarından Yadava Hanedanı döneminde yapılan Golkonda Kalesi alınmış ve Golkonda 1512'de başkent yapılmıştır. Zamanla Golkonda Kalesi’nin içinde aslanhana (silah deposu), gasılhana (ölülerin yıkandığı yer), nagina bagh (çiçek bahçesi), su kanalları, Divân-ı Has (Üst Meclis), Divân- Âm (Halk Meclisi) ile İbrahim Kutb Şah adına da bir cami inşa edilmiştir (1580). Daha sonraları Golkonda Kalesi’nde Macca Darvaza, Fateh Sihri, Moti Darvaza, Naya Kila Darvaza, Patançetu Darvaza, Brahmi Darvaza isimlerinde devasa büyüklükte kapılar inşa edilmiştir. Golkonda Kalesi yakınlarında Kutb Şahi hükümdarlarının İbrahim Bagh adında geniş bir bahçe içinde inşa edilmiş türbeleri vardır. Bu türbeler 1600-1700 yılları arasında hüküm süren hükümdarlara ve hanedan mensuplarına aittir. Tamamen doğu ve Türk mimari stiline uygun yapılan bu türbeler Dekkan bölgesinde Türk-Müslüman zaferinin ve büyüklüğünün yaşayan âbideleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Türbelerin genel planı kare şeklindeki gövdenin üzerine oturtulmuş yuvarlak kubbe şeklindedir. Kubbelerin kenarlarına lotus yaprakları işlenmiştir. Zeminde dört tarafı çevreleyen sütunlar vardır. Sultan Mohd Kuli ile Abdullah Kutb Şahi'nin türbeleri en göze çarpanlarıdır.


İbrahim Kuli, 1591 yılında Dekkan bölgesinin en önemli şehri olan Haydarabad'ın inşa edilmesini istedi. Haydarabad 1612 yılında tamamlanmıştır. Aynı tarihte Haydarabad'ın ortasında kurulan Char Minar'ın da yapımına başlanmıştır. Yine burada kırmızı renkli kesme taştan yapılan Mekke Mescid, Hindistan'ın en büyük camilerinden biridir. Muhammed Kutb Şah döneminde (1621) yapımına başlanmış, 1693 yılında Evrengizib tarafından tamamlanmıştır. Cami, Şah Cihan döneminin mimari özelliğini taşımaktadır. Caminin yanında Haydarabad nizamlarından Asaf Cahi sülalesine ait türbeler vardır.

 

Türk-Müslüman-Hint Hükümdarı Evrengizib (1659-1707), 1687 yılında Dekkan bölgesini ele geçirdikten sonra burada bulunan khidki (pencere) isimli şehre Avrangabad adını verdi. Avrangabad'da Rabia-ud-Durrani isimli hanımın anısına Bibi-ka Makbara türbesini inşa ettirdi (1679). Bu yapı Tac Mahal'in küçük bir kopyasıdır. Beyaz mermerden, sekizgen şekilli, dört köşesinde dört minaresi olan türbenin ihtişamlı ve zarif bir görünümü vardır.


XI. yüzyıldan başlayarak XVIII. yüzyılın başlarına kadar Hindistan'da meydana getirilen Türk-Müslüman-Hint özelliklerini kapsayan mimari eserlerin bazıları yıkılmış olsa da pek çoğundan günümüzde de yararlanılmaktadır.


Hindistan'da mimarlık alanında olduğu kadar resim alanında da Türk-Müslüman yönetimi döneminde birçok özellik göze çarpmaktadır. Bu dönemin hükümdarlarının kendilerini ölümsüzleştirmek istermiş gibi yaptırdıkları portrelerden, Cihangir zamanında yapılan doğa ve hayvan resimlerinden bir tür tarih şeridi elde etmiş oluyoruz. Hümayûn döneminde İran'dan gelen üç ressamın sarayda çalıştığı bilinmektedir. Bunlardan birisinin adı Abdüssamed'dir. Daha sonra Hint-İran resim ekolünün gerçek kurucusu ise Ekber Şah olmuştur. Ekber Şah resim sanatının gelişmesi için çok çaba sarf etmiştir. Ekber Şah döneminde katıksız bir Türk-Müslüman resim sanatından bahsedemeyiz. Belirgin bir İran etkisi devam etmiştir. Fakat Ekber Şah hükümdarlığının bütün ileri gelenlerinin portrelerini yaptırmak istedi.


Cihangir döneminde ise resim sanatı tamamen İran resim sanatı etkisinden kurtuldu. Resim sanatında Batı etkisi görülmeye başladı. Cihangir kişisel galerilerini İtalyan ressamlarına çizdirdi. Bu dönemde Çin resim sanatından yararlanıldı. Cihangir, resim albümleri için az bulunan bitki ve çiçeklerin resimlerini çizdiriyordu. Çizim ve renk uyumu bakımından üstün güzellik ve değerde olan hayvan ve bitkilere ait resimler günümüze kadar gelmiştir.


Bu resimlerdeki gerçekçilik, türleri ve cinsleri bilimsel yönden incelemede yararlı olmaktadır. Bu resimlerde ayrıca orman yaşamı, ağaçlar, kayalıklar, vahşi hayvanlar çarpıcı bir üslupla resmedilmişlerdir. Cihangir döneminde portre sanatı çok başarılı olmuştur. Resimlerde kişiler kendi karakterleriyle uyumlu olarak çizilmişti. Yüzler daima profilden çizilirdi. Genellikle sağ elde bir çiçek bulunurdu. Portrelerde sanatçı, modelinin bütün ruhsal durumunu göstermek istemiştir. Cihangir dönemi resim ekolünde, portre ressamı Ebül Hasan ve hayvan resimleri üstadı Mansur gibi birçok ünlü sanatçı bulunmaktadır.


Şah Cihan döneminde ise resim sanatında yeniden İran etkisi görülmeye başlar, Cihangir döneminde resim ekolünün özellikleri hemen hemen kaybolmuştur. Resimlerdeki figürlerin psikolojik üstünlüğü zayıflar. Şah Cihan dönemi ressamlarının arasında Hintli ressamlar da vardı. Şah Cihan'la beraber sanat ve edebiyata karşı çok fazla ilgi duyan Dara Şükuh'u da anmak yerinde olur. Dara Şükuh, Ekber gibi Hint özelliklerine de önem veriyordu. Bunun yanında Hint ve İslâm felsefesini sentezle uzlaştırmaya çalışan Cihangir gibi resme düşkündü. Dara Şükuh, 1641-­1642 yılları arasında yapılmış ve günümüzde İngiltere India Office'de bulunan bir resim albümü çizdirtmişti. Bu albümde Türk-Müslüman sanatı ile ilgili çok değerli dokümanlar bulunmaktadır. Bu albüm 1605-1634 yıllarına ait eserleri içine almaktadır. Bu albümde her biri sanat eseri olan hayvan resimleri ve doğa tarihi ile ilgili mükemmel çizimler bulunmaktadır.

 
Hindistan’a gelen Türkler, Hint mimarisine ilgi göstermeseler de, eski tapınakların taşlarından faydalandılar. Türk mimarları, burada Osmanlı ve İran sanatından ayrılan yeni bir sanat üslubu oluşturmuştur. Hindistan’daki Türk mimarileri çok renklilikten kaçınan, saf bir biçim anlayışıyla inşa edilmiştir. Türkler, Hint mimarisinde göz ardı edilen manzarayı kendi mimari eserlerinde dikkate alarak bir yenilik oluşturdular.

 
Hindistan’daki Türk Mimarisi iki bölümde incelenir. Bunlardan biri Delhi sultanları mimarisi, diğeri ise Babürlü imparatorları mimarisidir.

 
İslâm, Hindistan’a daha önce, 712 yıllarında girmiştir. Türk egemenliği, Gaznelilerin V.yy sonlarına doğru yaptığı akınlarla bir nevi gerçekleşir. İlk Türk egemenliği 1206 yılında Kutbeddin Aybek zamanında görülür. Yönetim merkezinin Delhi olarak seçilmesinin ardından bu ilk dönem Türk egemenliğine “Delhi Sultanları İdaresi” denilmiştir. Orta Asya Türkmenlerinin Halac boyundan olan Sultan Aybek, Delhi’de bir cami ve minare yaptırmıştır. “Kuvvet-ül İslâm” adlı bu caminin yapımına1193'de başlanmış ve 1197 yılında cami yapımı tamamlanmıştır. Yapının geniş avlusu ve sivri kemerleri vardır. Büyük olmayan haremi batı yönüne bakmaktadır. Kubbe yapımında gereken teknik olgunluk görülmez. Camiye zaman zaman ilaveler yapılmıştır. İltutmuş’un saltanatı zamanında cami genişletilmiş ve İltutmuş cami alanında kendisi için türbe yaptırmıştır. Yapıya eklenen kitabeler, yapı ortasındaki üç sivri kemerle bir cephe eklenerek Selçuklu sanat özelliğine bağlanmıştır. Kuvvet-ül İslâm, Hindistan’daki ilk camidir. İç ve dış avlusu olan yapının doğu duvarındaki yazıda, caminin 27 Hindu tapınağının malzemesiyle yaptırıldığı yazmaktadır. Hindu etkisi, caminin iç avlusunda bulunan sütunlarda görülür. Camiden günümüze giriş bölümü ve sivri kemerli geçiş cepheleri ancak gelebilmiştir.

 

Caminin yanında “Kutub Minar” adlı Kutbettin Minaresi anlamına gelen, yüksekliği 73 metre olan minare bulunur. Kutbeddin Aybek’in 1119’lu yıllarda yaptırdığı bu minare beş katlıdır. Katlar arası ulaşım merdivenle sağlanmıştır. Kalın gövdesi yukarıya doğru incelen minare, altta bir yuvarlak, bir keskin, birinci katta yuvarlak, ikinci katta keskin kenarlı olarak çeşitli iri yivlerle çevrilidir. Gövde kitabe ve süsleme kuşaklarıyla çevrilidir. Minarenin dış duvarları Kur’ân’dan alınan âyetlerle süslüdür. Ortaçağ’ın ünlü gezgini olan İbn Batuta, Kutub Minar için ‘’diğer İslâm topraklarında benzeri bulunmayan dünya harikalarından biri’’ demiştir. Kutub Minar, Karahanlıların Car Kurgan minaresi ile Gazne’de Sultan 3. Mesud’un minaresinin tuğladan taşa geçmiş, daha zengin bir çeşit devamı olarak görülebilir. Bu dönem bir çeşit Hint-İslâm yapı unsurlarının hazırlandığı, Hint sanatının etkili olduğu bölgede yeni bir sanatsal anlayışın gün yüzüne çıktığı devir olarak belirlenmiştir. Hindistan’da özellikle Aybekilerin Hindu etkisini içeren eserleri olduğu gözlemlenir.

 
Timur’un sülalesinden gelen Babür Şah, 1526'da Hindistan'da büyük Türk-İslâm devletini kurmuştur. Bu imparatorluk 1707 yılına kadar sürmüştür. Babür Şah’ın kısa süren saltanatı sırasında fazla mimarlık eseri görülmez. Bu dönemde yapılan ilk eser Ekber Şah zamanında başlatılmış ve oğlu Cihangir’in zamanında biten Fethpur Cami Mescidi’dir. Yapıya güney yönünden bir merdivenle çıkılır. Avlunun batısında kıble yönünde üç salonlu harem bölümü vardır. Her bölümde birer mihrap vardır. Ayrı ayrı her kıble yönünde birer kubbe yer alır. Ortadaki salonun kubbesi diğerlerinden daha geniştir.
 
Hindistan'daki Türk mimarileri heykelsiz olarak orantılı biçimde yapılmıştır. Camiler genelde büyük bir set üzerine yapılırdı. Avluya derin eyvanlı kapıdan geçilirdi. Taç kapılar İran-Selçuklu camilerinin özelliğindedir. Minareler, haremin avluya bakan cephesinin iki köşesinde yer alırdı. Bu tip cami planı az farklılıkla da olsa çoğunlukla uygulanmıştır. Hindistan’daki en önemli yapılardan birisi, Şah Cihan’ın ölen eşi Mümtaz Mahal için 1629'da yaptırdığı türbesidir. 1653 yılında tamamlanan yapı, taç kapı doğrultusunda uzanan uzun havuz, bahçesi ve kapısıyla seçkin planlamayı yansıtır. Yapının bânisi olan Ahmed, Mimar Sinan'ın yetiştirdiği Mimar Yusuf'un öğrencisidir. Merkezî planlı, kare biçimli Tac Mahal'in avlusunun dört yanında birer minare vardır. Türbenin orta bölümünde soğan başı biçimli kubbe vardır. Bu kubbenin dört yanında da birer küçük kubbe bulunur. Son derece sade olan ve ince bir işçiliği yansıtan Tac Mahal'in cepheleri beyaz mermerle kaplıdır. Tac Mahal, dünya mimarileri içinde taşın anlama büründüğü ender yapılardan biridir.

 
Hindistan’da saray ve köşk yapımı da önemli tutulmuştur. Agra'da Ekber zamanında 500'den fazla bu anlamdaki mimarinin yapıldığı bilinir. Hindistan’da yer yer sekizgen olsa da genellikle kare planlı türbeler yapılmıştır. Türbelerin ortasında genellikle kubbe vardır. Kubbeler iç ve dış olarak iki örtü halinde tasarlanmıştır. Süslemelerde Hindu etkisi görülür. Babür devri türbelerinin bahçe içinde yer alması Hint mimarisine getirilmiş yeni bir anlayıştır. Babür devrinde Türk sultanlar, Ekber-Name ve Hamza-Name gibi kendi eserlerini resimleyecek özel sanat ekibi kurmuşlardır. Cihangir Şah devrindeki portre yapımında belli bir biçimcilik dikkat çeker. Kişiler profilden, omuzları cepheden resmedilir. Zemin ya beyaz ya da tek düz renktir. Tek renk gökyüzü, ağaçlar, en güç insan hareketleri bu resimlerde yer almıştır. Resimlerde bol miktarda altın yaldız kullanılmıştır. Elyazmalarında üçboyutlu derinliği olan bir resim anlayışı kullanılmıştır. Minyatürlerde hükümdarların savaşları, avlanması ve törenleri gösteren konular gerçekçi yaklaşımla işlenmiştir.

 
Türk Hint egemenliğinin son zamanlarında yapılan resimlerde gök, bulutlar, sisli dağlar gibi unsurlar yer almaya başlamıştı. Bu biçimlendirme tarzını Batılılar Avrupa resim sanatının etkisine bağlarlar. Ancak bununla ilgili herhangi bir kaynak gösterilememiştir. Yalnız Venedikli Jeronimo Veroneo adlı bir ressamın Hindistan’da Türk mimarı Yusuf’un yanında süsleme işlerinde çalıştığı iddia edilmektedir.

Kaynak

Prof. Dr. İnci Macun


 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 39 ziyaretçi (108 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=