Vikingler

Vikingler

 

XII. yüzyıl sonlarında yazılmış olan “sagalar” (halk destanları) bize Vikinglerin ma­ceralarını uzun uzun anlatırlar. Bunlardan öğrendiğimize göre, seferden dönen bir Vi­king denizcisi, mallarını sattıktan sonra, çift­liğine çekilir, orada köleleri arasında bir hükümdar gibi yaşardı.

 

Birer sarayı andıran bu çiftlik evleri sana­ta da beşik olmuştur denilebilir. Saray şair­leri edebî değeri hayli yüksek şiirler yazar­lar, beylerine okurlardı. Öte yandan, evin gerek yapısında, gerek eşyasında sanat git­tikçe daha geniş bir gelişme alanı buluyordu. Viking sanatında tahta oymacılığı büyük önem taşır. Daha çok geometrik şekillerle, iç içe girmiş çizgilerle yapılan bu oymalar, yapılarda olduğu gibi, çeşitli eşyada da kul­lanılmıştır.

 

Viking tahta oymacılığının en başta gelen eserlerinden biri de gemilerin başındaki “ge­mi aslanı” oymalarıdır. Büyük dalgaları kır­mak için uçları kalkık yapılan yelkenli gemi­lerin başında uzanan bu kabartmalarda de­niz tanrıçaları, denizkızları, kartal başları görülür. Vikingler oymacılıkta, tahtadan başka, taşta da güzel eserler vermişlerdir. İsveç’te, Eskilstuna yakınlarında bulunan XI. yüz­yıldan kalma bir taş kabartmada Sigurd ef­sanesini hatırlatan sahneler işlenmiştir.

 

Bütün bunlar Vikinglerin, korsanlıkta ka­zandıklarının yanı sıra, sanat bakımından da anılmaya değer başarıları bulunduğunu gösteriyor. Gerçekten, Fransa’da Carolingler saltanatının sona erip Frank Medeniyeti’nin karardığı bir devirde. Batı medeniyeti zin­cirinin ondan sonraki halkasını Vikingler, da­ha geniş bir deyimle, Skandinavlar sürdür­müşlerdir.

 

Vikinglerin hikâyeleri yüzlerce yıldır cazibesini koruyor. Vikinglerin yelkenlileri kıyıya yanaştığında günlerden 8 Haziran 793'tü. Lindisfarne'deki rahipler o sırada farkında değildi ama Vikinglerin İngiltere'ye 300 yıllık kanlı akınları işte o gün başlamıştı. Yorklu Alcuin o sırada “Britanya daha önce hiç bir zaman şu anda putperest bir ırkın elinden çektiklerimizin benzeri bir terörle karşılaşmadı” yazmıştı.

 

O günlerin üzerinden 12 yüzyıldan fazla zaman geçer ve Vikingler hâlâ hayallerimizi süslerken, British Museum dev bir Viking sergisine hazırlanıyor. Sarışın, yapılı, boynuzlu miğferler giymiş, burunlarından soluyan saldırgan bu savaşçıların korumasız köylere girip yağmalayıp yıktıkları, öldürüp tecavüz ettikleri canlanıyor gözümüzün önünde. En azından yaygın algı böyle… Ama uzun zamandır egemen olan algıların gerçekleri yansıtmadığını artık biliyoruz. Mesela miğferlerden başlayalım, hani o İskandinav futbol taraftarlarının giydiklerine benzer boynuzlu miğferler. Vikingler, hiç bir zaman böyle miğferler giymedi. Bu miğfer modeli ilk olarak XIX. yüzyılda Wagner'in Norveç sagalarını konu alan ünlü operası Die Valküre'nin 1876 tarihli Beyrut Festivali performansı için tasarlandı.

 

İngiltere'deki York kentine kurulan Jorvik Merkezi'nden uzman Emma Boast “Aslında boynuzlu miğfer tarihsel bir şey ama Vikinglere ait bir şey değil” diyor. British Museum'da Demir Çağı'ndan kalma boynuzlu bir miğfer sergileniyor örneğin. Thames nehrinde bulunmuş. MÖ 150 ile 50 yılları arasından kalma olduğu saptanmış.

 

Vikingler boynuzları iki şekilde kullanıyordu: İçki içmek ve öttürerek haberleşmekte. O nedenle Viking broşları ve iğnelerinde de boynuz motifi kullanılıyor ama miğferlerinde kullanmıyorlardı. Zaten miğferin mümkün olduğunca hafif olması önemliydi.

 

Yanlış anlamalar boynuzlu miğferlerle bitmiyor. Daily Telegraph gazetesinde sergiyi değerlendiren bir yazar British Museum'daki Viking sergisinin Vikinglerle ilgili “putları kıracağını” söylüyor: “Kısık gözlü, sert yüzlü, yağmacı ve tecavüzcü Vikingler imajıyla büyüyen biri korkarım ki bu sergiyi gezdiğinde, bu barbarların aslında vejetaryen olduklarını, o zamanın en önde gelen üniversitelerinden bazılarını onların kurduğunu ve asla boynuzlu miğfer giymediklerini öğrenecek”.

 

British Museum'un işi kolay olmayacak. York Üniversitesi Eski Norveç dili öğretim üyesi Matthew Townend “Vikingler sevimli bir halk mıydı yoksa vahşi zorbalar mıydı tartışması uzun süredir devam ediyor” diye hatırlatıyor. Klasik Viking imajı 1958 yapımı “Vikingler” adlı Hollywood filmi ile oluşmuştur diyebiliriz. Başrollerde Kirk Douglas, Janet Leigh ve Tony Curtis'in oynadığı bu film kanlı bir yağma, kundaklama ve tecavüz sahnesiyle başlar. Neyse ki boynuzlu miğfer kullanılmaz.

 

1960'lar ve 70'lerde Vikinglerin, bütün faaliyeti öldürmek, yağmalamak ve tecavüz etmek olan barbarlar şeklinde resmedilişi sorgulanmaya başlanır. Tarihçiler İngiltere'ye yönelik Viking akınlarının çoğunun, bu akınların “mağduru” pozisyonundaki rahipler tarafından yazıldığına, dolayısıyla tarafsız olamayacağına işaret ederler. Sonra, İskandinav sagaları yani olayları aslında oldukları tarihten yüzlerce yıl sonra yazıya dökmüş olan destanların yerini yavaş yavaş çok daha güvenilir veriler sunan arkeoloji almaya başlar.

 

Bu konuda en kritik dönüm noktasının 1970'lerin sonlarına doğru yaşandığını söyleyebiliriz. İngiltere'nin kuzeyindeki York kentinde bir alışveriş merkezi için temel kazılırken toprağın altından bozulmamış durumda çok sayıda Viking evi, giysileri, takıları ve miğferleri çıkar. İşte York'taki Jorvik Merkezi bu kazıdan sonra kurulur. Bulgular Vikinglerin yerleşik hayatları da olan aile bağları güçlü insanlar olduğunu ortaya koymuştur.

 

Bu bulguları inceleyen arkeologlar Vikinglerin başarılı tüccarlar ve yer yer iyi şairler olduklarını, deri ayakkabılar giydiklerini ve saçlarını taradıklarını da söyleyebiliyor. Fakat vahşi Vikinglerden sevimli Vikinglere geçiş kimilerine göre fazla ileri gitti. Cambridge Üniversitesi'nin Anglo Sakson Tarihi Bölümü’nden Profesör Simon Keynes, çalıp çırpma, yıkma yakma hikâyelerinin çoğunun doğru olduğunu söylüyor. Vikinglerin özellikle kiliseleri yağmaladıkları, bastıkları yerlerdeki insanların hayvanları, paraları ve yiyeceklerini aldıkları biliniyor Keynes'e göre. Kadınları da birlikte götürüyor olabileceklerini söylüyor.

 

O dönemde herkesin vahşice davrandığı tezlerine karşı Profesör Simon Keynes “Arkalarında yanıp yıkılmış yerler bırakıyorlardı. Bu kendilerine hiç bir şey yapmamış insanlara yönelen bir saldırganlıktı. Diğer silahlı güçlerden farklı olarak denizden ve nehirlerden gelebildikleri için köyleri hazırlıksız yakalayabiliyorlar ve yerle bir ediyorlardı” diyor.

 

Vikinglerin bir başka bilinen özelliği ise aynı eve defalarca giren hırsız gibi köylere, evlere tekrar tekrar geri dönmeleri ve yağmaları. En acımasız Vikinglerden biri “Kemiksiz İvar”, sagalarda hikâye edilenler doğruysa East Anglia Kralı Edmund'u bir ağaca bağlatmış ve başı parçalanana kadar okçularına hedef ettirmişti. İvar, rakibi Viking lider Kral Ella'yı ise York'da sırtından doğru kaburgalarını kırdırıp yanlara açtırıp ciğerlerini dışarı çıkarmak suretiyle öldürtmüştü. Fakat tabi sagalarda anlatılanların gerçekten o şekilde cereyan edip etmediği çok tartışmalı.

 

Buna karşılık, dönemin Anglo Saksonlarının da XX. yüzyılın Cenevre Konvansiyonu’na uygun davranan melekler olmadığına dikkat çekenler de var. Örneğin 2010 yılında yapılan kazılarda Weymouth'da bulunan 50 cesedin Anglo Saksonlar tarafından öldürülen Viking esirler olduğu düşünülüyor.

 

Bir yandan da İngiltere açısından bakıldığında Vikinglerin hem yağmacı bir saldırgan güç ama hem de bir göçmen toplum olduğu artık kabul ediliyor. 300 yıllık Viking tarihi içinde çok sayıda Viking, Britanya topraklarına yerleşmiş, birçoğu Hıristiyanlığı kabul etmiş. Evlilik yoluyla İngiltere kralı olan ve ülkeyi 25 yıl yöneten Viking soylu bir Kral Knut var. York Üniversitesi Eski Norveç dili öğretim üyesi Matthew Townend, tarihin sadece saldırganlar ve mağdurlar boyutu değil, bu toplumların birbirleriyle nasıl ilişkiler kurduğu ve birbirini nasıl etkilediği boyutuyla ele alınması gerektiğini söylüyor. Kuşkusuz Vikingler hakkındaki klasik görüşler ve yeni tezler arasındaki tartışma yeni bilgilerle hep daha detaya inerek sürdürülecek. Ama Vikinglerin hikâyesi şiddetiyle, sömürgeciliğiyle, ticareti ve aile yaşamıyla bir bütün aslında, boynuzlu ya da boynuzsuz...

 

XI. yüzyıl, Viking halklarının en güçlü olduğu dönemdi. Kanunları çok iyi düzenlenmiş, vahşetleriyle ünlenmişlerdi. Yöneticileri dünyanın en zengin ve en güçlülerindendi. Bizans İmparatorluğu’nun gurur duyduğu şeylerden biri, İmparator Varangian’ın muhafızlarının tamamen Rusya’dan ve İskandinavya’dan gelme Vikinglerden oluşmasıydı. Vikingler gemileriyle Dublin’den Kiev’e kadar yelken açarlardı.

 

Ama şaşırtıcı bir şekilde, Amerika kıtasına yerleşmediler. Hem de Avrupalılar arasında yerleşme olanağına ilk onlar sahip olmuşken… Vikinglerin toprak hırsları, neredeyse altına duydukları kadardı. Nova Scotia kıyılarındaki yemyeşil Vinland, harika bir ödül olacaktı onlar için. Ayrıca Vikinglerin yerleştiği İzlanda’dan ve Grönland’dan daha iyi bir iklimi vardı. Toprağı verimsiz, havanın hep kasvetli olduğu anavatanları Norveç’ten de iyiydi. Yerlilerin karşı koyması yerleşmelerine bir engel teşkil etmedi.

 

Amerika’ya yerleşen Avrupalı göçmenlerin yerlilere karşı sahip oldukları tüfek gibi teknolojik üstünlükleri olmasa da zırhları ve çelik silahları yetmişti. Hem de pek uzak değildi. Grönland’dan Amerika kıyısına gitmek, Norveç’ten İzlanda’ya ya da İzlanda’dan Grönland’a gitmenin yarısı kadardı. Bugün bile Nova Scotia’da durursanız, ufukta yüksek Grönland zirvelerinin gölgesini görebilirsiniz. Öyleyse Avrupa’nın en yayılmacı, en dinamik insanlarından olan Vikingler yağmaya böylesine hazır bu kıtayı neden tercih etmediler?

 

Bunun yanıtı, Viking tarihinin en ünlü iki adamının karanlık geçmişlerinde yatıyor. Birisi “Kızıl Eric”, ya da nâm-ı diğer “Kanlı Eric”; diğeri de oğullarından Leif Ericson’du. Vikingler, tecavüz ve çapulculukta kötü bir üne sahip olsalar da, Kızıl Eric onlar için bile çok vahşiydi. Norveç’te ufak bir kavga sonucunda silahsız bir komşusunu öldürdüğü için önce Norveç’ten İzlanda’ya sürgüne gönderildi. Orada oğlu Leif doğdu. İzlanda’ya yerleştikten sonra yeni bir kavgaya tutuştu ve orada uzun süredir yaşayanlardan birini öldürdü. O sıralar onu sürgüne gönderecek başka bir yer olmadığı için, Eric’e birkaç komşusunun olduğu İzlanda’nın batı kesimine yerleşmesi emredildi. Bu da bir işe yaramadı.

 

982 yılında Eric yeniden kavga sonucunda birisini öldürmesiyle “Kanlı” lakabıyla anılmaya başladı. Böylece Eric İzlanda’dan da uzaklaştırıldı. Ama katil aynı zamanda insanları etkilemesini de biliyordu. Etrafına bir grup memnuniyetsiz, sıkılmış Viking’i topladı. Uzun yola dayanaklı gemiler inşa ettiler ve batıya doğru yelken açtılar. Eric ve arkadaşları, kara görene kadar beş yüz mil yol aldılar. Eric, yeşil ülke anlamına gelen Grönland adını, buzla kaplı bölgeye yeni insan çekmek için koymuştu. Eric ve arkadaşları İzlanda’ya geri döndüler ve orada bir koloni kurmak üzere birkaç yüz Vikingli aileyi ikna ettiler. Hava kötü, toprak kayalık olmasına rağmen burada yaşayan başka kimsenin olmaması her şeyi katlanılır kılıyordu. Böylece Eric’in bilfiil komutası altında belki de beş yüz kişiden oluşan bir koloni Grönland’e yerleşti.

 

1001 yılında, o zamanlar bütün Vikingleri çeken gezi tutkusu Eric’in oğlu Leif’in de kanına girdi. Ama gitmek için kesin bir hedef belirlemişti. Çeşitli belirtilere ve söylenenlere göre daha batıda başka bir ada daha vardı. Babası hâlâ Grönland’ın yöneticisiydi ve bu da Leif’in gemisine adam toplayarak, bu adayı keşfetmek üzere yelken açmasına olanak verdi. Şaşırtıcı bir şekilde kısa süren bir yolculuktan sonra Nova Scotia’nın kıyısına vardılar. Babası gibi, Leif de iyi bir ismin insanları çekeceğini bildiğinden buraya “Vinland” adını verdi.

 

Vinland’ın anlamının üzümle pek bir ilgisi yoktu, doğru tercümesi “bereketli” ya da “dostane” ülke olabilir. Sonra, artık bin beş yüz kişilik kalabalık bir topluluğa sahip Grönland’a döndü. Babası gibi o da Vinland’ın keşfini duyurmak, yerleşecek insan çekmek ve babasının Grönland’da yaptıklarını yapmak istiyordu. Ama kader buna izin vermedi. Kızıl Eric tahtını Leif’e bırakarak öldü. Anladığımız kadarıyla Grönland’ı iyi yönetmiş ve liderliği zamanında koloni genişlemişti. Ama Leif, yönetiminin ilk birkaç yılında ülkesiyle ilgilenmekten Vinland’a hiç vakit ayıramadı. Bu yüzden Vinland’la ilgilenme görevini kız kardeşi, Freydis’e verdi.

 

Freydis’in araştırma gezileri sonucunda ilk kez Vikingler ve Amerika yerlileri birbirleriyle karşılaşmış oldu. Vikingler taş ev yapmaya başladıklarında kalmaya karar verdikleri anlaşılınca, yerliler çevrelerinde küçük bir kontrol halkası oluşturdular. Bir araya geldiler ve elli kadar Viking gemisini geri püskürttüler. Vikingler kaybetmiş olsa da Freydis bu kaybedilen çatışmada bile bir kahraman olmuştu. Geri dönüp yerlilerin üstüne vahşi bir şekilde saldırarak, gemiler güvenle yola çıkana kadar geri çekilmelerini sağlamıştı.

 

Freydis, birkaç yıl sonra daha büyük bir grupla geri döndü. Bu sefer daha iyi silahlanmışlardı, sayıca daha fazlaydılar. Ama koloninin kaderi çoktan kötü çizilmiş gibiydi. Freydis’in gemisi karaya ilk çıkanlardan değildi. Freydis geldiğinde, sahiplenmeyi düşündüğü eve daha önce gelen iki erkek kardeş ve ailelerinin yerleştiğini gördü. Babası, Kanlı Eric’in geleneğini sürdüren Freydis bunu kabullenemedi. Her iki kardeşi birden öldürdüğünde kimse araya girme gereğini duymadı. Ama karılarının ve çocuklarının da öldürülmelerini emrettiğinde kimse bunu yapmaya yanaşmadı. Öfkeden deliye dönen Freydis, eline bir savaş baltası aldı ve bu işi de kendi halletti.

 

O yıl sömürgeciler kışı geçirmek için Grönland’a döndüler. İki ailenin katlinin duyulmaması için çaba harcandı ama birileri yine de konuştu. Bu, Leif’i çok zor bir duruma soktu. Kız kardeşi nedensiz yere, Leif’in korumakla sorumlu olduğu kadınları ve çocukları öldürmüştü. Kurallara göre katili öldürtmesi gerekiyordu, ama aynı zamanda kendi kız kardeşini ölüme göndermesi Viking kurallarını çiğnemesi anlamına geliyordu. Sonunda, üzüntüyle ve kendini zorlayarak Leif bir çözüm buldu, kız kardeşini sürgüne gönderdi ve Vinland’a gidilmesini yasakladı. Belki de, Vinland’da hiç yerleşim olmazsa, hafızalardan bu kötü anıyı silebileceğine ve kız kardeşini geri getirebileceğine inanıyordu. Ya da bu fiyaskodan o kadar hayal kırıklığına uğramıştı ki, katliamın gerçekleştiği yerin bir daha ne adını duymak, ne de görmek istiyordu.

 

Böylece yıllar boyunca yasak sürüp gitti. Hatta Leif’in ölümünden sonra kötü hasatlar, zor kışlar yaşanmasına rağmen koloniyi batıya, Kuzey Amerika’ya doğru yaymamaları, bunu akıllarına bile getirmediklerini gösteriyor. Bunun yerine birçok kişi Grönland’da kalmalarının olanaksızlığını anladılar ve tekrar İzlanda’ya döndüler. Birkaçı kalmaya devam etti, ama iki yüz elli yıl sonra Grönland, tekrar kıta Avrupasından kimsenin olmadığı bir yere döndü.

 

Bu arada bütün bu yıllar sırasında, sadece ailede bir katil olduğu için Leif’in Vinland’a koyduğu yasak saygı gördü. Sonuç olarak, dönemin en dinamik ırkı Kuzey Amerika’yı işgal etme şansını kaçırmış oldu. Eğer Eric’in oğlu, kız kardeşinin gözden düşürdüğü topraklara gitmeyi yasaklamasaydı, bugün dünya ne kadar farklı olurdu?


Norse sanatı olarak da bilinen Viking sanatı, VIII – XI. yüzyılların Viking Dönemi’nde özellikle İngiliz Adaları ve İzlanda’da İskandinav sanatı
 için yaygın kabul edilmiş bir terimdir. Kelt, Germen, Geç Roma ve Doğu Avrupa sanatındaki geleneklerin her biriyle birçok etkileri paylaşan ortak birçok tasarım unsuru vardır.

İsimleri sahillere yaptıkları akınlardan gelen Vikinglerin bölgesel kökeni Kıta Avrupa’sının kuzeyindeki yarımada İskandinavya’da yatar. Bir başka isimleri de Norse ya da Norsemen (Kuzeyli), açıkçası kuzey topraklarını yansıtmaktadır. Viking akıncıları VIII. yüzyılın sonlarından XI. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'nın kuzeybatı sahillerinde zengin hedeflere saldırdılar. Avrupa sahillerini, limanlarını ve nehir yerleşimlerini işgal etmek ve saldırmak için başlangıçta uzun gemiler kulandılar. Sonra doğuya Rusya’ya, Karadeniz ve Hazar Denizi bölgelerine, batıya İngiliz adaları, İzlanda ve Grönland’a yaptıkları düzenli seferlerle ve İskandinav topraklarının batısı, güneyi ve doğusuna yaptıkları ticari seferlerle değişik alanlara yöneldiler. Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşif yolculuğundan çok önce Vikinglerin Newfoundland’a varışlarının kanıtları bulunmaktadır.

Norveçli arkeolog Haakon Shetelig tarafından Oserberg gemisinin 1904 yılında bulunan parçalarındaki ayrıntılı ahşap oymalar ile Viking sanatı, XX. yüzyılın başlarında ilk olarak keşfedildi. Danimarkalı meslektaşı Ole Klindt-Jensen ile “Viking Sanatı” isimli 1966 araştırma çalışması yapan İngiliz arkeolog David M.Wilson’ın çalışması oldukça önemliydi.  David Wilson, sonraki yıllarda Viking sanatı konusunda çoğunlukla İngilizce çalışmalarını üretmeye devam etti.

Genel olarak konuşursak, Viking sanatı hakkındaki mevcut bilgiler daha çok metal ve taş gibi dayanıklı nesnelere, nadiren de korunmuş ahşap, kemik, fildişi ve tekstile,  hiçbir yerde kaybolmamış ve olasılığı da olmayan ve tarihsel kaynakları genellikle özenle oldu gösteren dövmeli insan derisine dayanır. Devam eden arkeolojik kazılar gerçekten yakın geçmişte olduğu gibi tabii ki, gelecekte de bu durumu artırabilir.

Ahşap ve organik maddeler 

Ahşap, Kuzey Avrupa'da nispeten bulmak kolay, ucuz ve bol olması, kuşkusuz Viking sanatçılarının tercihlerinde birincil malzeme oldu. Sanatsal bir aracı olarak odunun önemi Viking dönemi başlarında ve sonunda ahşap sanatının şansı ile çizildi. Graham-Campbell tarafından özetlendiği gibi: “Daha fazla ipucu sağlayan diğer malzemelerdeki ahşap parçaları ve küçük ölçekli oymalara (fildişi) rağmen bu olağanüstü kalıntılar bize hiç olmazsa Viking orijinal sanat külliyatının eksikleri için bir izlenim oluşturmaya izin verir”.

Taş 

Erken Viking döneminde İsveç'te yaygın Gotlandic resim taşları hariç, taş oymacılığı İskandinavya'daki bir başka yerde X. yüzyılın ortalarına ve Danimarka’daki kraliyet anıtlarının yapımına kadar kullanılmamıştır. Daha sonra ve muhtemelen Hıristiyanlığın yayılmasıyla etkilenerek, kalıcı anıt için oyulmuş taş kullanımı daha yaygın hale geldi.

Metal

Ahşap ve taşın ötesinde bugüne kadarki Viking sanat tarihinin yeniden yazılması, geniş kaynak çeşitliliğinden çok metal süsleme işine dayanır. Arkeolojik bağlamda çeşitli tipleri için metal nesneleri koruyarak başardılar.  Bu çalışmada, değerli metallerin dayanıklılığı ile birçok sanatsal ifade ve çabayı korumuştur. Takılar, farklı türleri olsa da hem erkekler hem de kadınlar tarafından takılmaktadır. Evli kadınlar büyük broş çiftlerini omuzlarına taktılar. Modern bilim adamları kubbeli şekli olduğu için onlara “kaplumbağa broşlar” derler. Şekilleri ve kadın broş stilleri bölgesel olarak değişiyordu, ama çok kullanılanı delikli olandı. Kadınlar genellikle broş arasındaki metal zincirleri veya boncuk dizeleri ya da broş altından süsler taktılar. Erkekler ise kendi parmak, kol ve boyunlarına halkalar takıp onları pelerinler ile kapalı tuttular. Silahlarının, genellikle de kılıçlarının kabzaları dekore edilmişti. Vikingler çoğunlukla gümüş ve bronz bazen de yaldızlı ancak büyük ve lüks parçalı takılar takarlardı. Mezarlara eşliğinde gömü yapma yaygınlığı nedeniyle dekore edilmiş metal işi Viking dönemi mezarlarından çıkarılmıştır. Ölenler en iyi giyim ve mücevherleri giydirilerek silah, araç ve ev eşyaları ile gömülürdü. Daha az yaygın, ancak anlamlı yine de hazine şeklinde kıymetli metal nesnelerin buluntuları olan “hoards”lar bazı tanrılara adak olarak verilmiş olsa da, birçoğu görünüşte, bunların içeriğini çıkarmak için sahipleri tarafından güvende tutulurdu. .

 

Son zamanlarda, popülaritesi artan ve yasallığı da olan tek şans, metal nesneler ve süslerin giderek artan sıklıkta metal detektörlerle elde edilmesi, hızla büyüyen külliyatı yaratıyor.


Viking sanatı için görsel olmayan bir bilgi kaynağı Viking Çağı'nda oluşan kompoze edilmiş sözel şiir biçimi olan Skaldic dizelerde yatmaktadır. Ahşap ve taş üzerine yazılmış bazı dizelere sahip renkli biçimlerin bazılarını görebiliriz. Örneğin IX. yüzyıl Skald şairi Bragi Boddason, bir kalkan üzerinde resimlendirilmiş birbiriyle ilişkisi olmayan dört sahneye değinir. Bu sahnelerden biri tanrı Thor’un X.yüzyıl şiirinde de bahsedilen motif olan balıkçılık seferini tasvir eder.

Kuzeybatı Avrupa’nın çoğunda Viking dönemi sanatının tesis edildiği IV. yüzyıldan gelişerek bugüne gelen ortak bir sanat geleneği, İskandinav sanatçıların cisimleri dekore ederken hayvan süslemelerine odaklanmış olmaları ve sanatlarını bunun üzerine inşa etmeleriydi. Sanat tarihçisi Bernhard Stalin, Germen hayvan süslemesini bölerek sistematize eden ilk kişi olmuştur.

 

Kaynaklar

http://www.hakkindagenelbilgiler.com

http://www.bbc.com

https://insanveevren.wordpress.com

 
ISTANBUL
Reklam
 
 
 
 
 
 
Bugün 23 ziyaretçi (94 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=